İSR VE Mİ’RAC MU’CİZESİ
Image5 Haziran 2013, Çarşamba’yı Perşembe’ye bağlayan gece, “Mi’rac Kandili”dir.

Mİ’RAC KANDİLİ: PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN İSR VE Mİ’RAC MU’CİZESİ

5 Haziran 2013, Çarşamba’yı Perşembe’ye bağlayan gece, “Mi’rac Kandili”dir.

Mi’rac Kandili; Allah’ın Habîbi ve son Peygamberi, Muhammed aleyhissdelâm’ın zaman ve mekân hudutlarını aşarak, insan idrâkinin üstüne çıkan Ilâhî sırlarla dolu bir gece yolculuğunun, daha açık ifâde ile, İsrâ ve Mi’rac mu’cizelerinin gerçekleştiği gecenin adı olup, Hicret’den bir buçuk sene (günümüzden yaklaşık olarak 1432 sene) evvel, Receb Ayı’nın 26’sını 27’e bağlayan gecesinde vukû’ bulmuştur.

Bu vesile ile; İsrâ ve Mi’râc yolculuğunun nasıl gerçekleştiği ve bu büyük mu’cize ile ümmet-i Muhammed’e gelen İlâhî emir ve hediyelerin neler olduğu üzerinde durmaya çalışacağız.

Isrâ ve Mi’rac, Peygamberimizin çok sevdiği amcası Ebû Talip ile, muhtereme refikaları, mü’minlerin annesi Hatîce-tül-Kübrâ radıyAllahü anhâ’nın vefat ettiği, İslâm tarihinde, “Senet-ül Hüzün” , üzüntü ve keder yılı denilen yıl da, Allâh-ü Teâlâ’nın, Habîbi’ni (en çok sevdiği kulu ve Peygamberi’ni) tesellî edip, onurlandırmak için özel bir lütuf ve ikrâmı olan dâveti üzerine, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Cebrail aleyhisselâm tarafından Mekke-i Mükerreme’deki Mescid-i Haram’dan alınarak, Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürülmesi, oradan yedi kat semâvât, arş-u’alâ, âlem-i kürsî, ve Cenâb-ı Hakk’ın dilediği daha nice yüksek âlemlere kadar çıkarılıp Yüce huzûra kabul buyurulması, ne O’ndan (s.a.v.) önce, ne de O’ndan (s.a.v.) sonra hiç kimseye nasip olmayan ve olmayacak şekilde en yüksek seviyede ağırlanması ve bütün bunların akıllara durgunluk verecek eşsiz bir mu’cize olarak gecenin az bir bölümünde gerçekleşmesidir.

 

Isrâ ve Mi’rac mu’cizelerinin gerçekleştiği gece yolculuğu üç safhada olmuştur.

Isrâ Suresinin ilk Âyeti Kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, bu muazam gece yolculuğunun birinci safhasına “Isr┠denir ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in, bir gece, Mekke-i Mükerreme’deki Mescid-i Haram’dan alınarak, Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürülp, aynı gece geri getirilmesi demektir.

Yolculuğun bu kısmı, Cebrâil aleyhisselamın refâkatı ile Cennet’ten getirilen “Burak” adındaki bir (binit!in) vâsıtanın üzerinde olmuştur.

Ikinci safha, Mescid-i Aksâ’dan birinci kat semâya kadar yine Cebrâil aleyhisselamın refâkatı ile “Mi’rac” adı verilen mânevî bir asansörle, birinci kat semâdan yedinci kat semâyı geçerek Sidret-ül Müntehâ’ya kadar olan kısmı ise, Cebrâil aleyhisselâmın kanatları üzerinde olmuştur.

Sidret-ül Müntehâ, Meleklerin Peygamberleri de dâhil olmak üzere, bütün mahlûkâtın ilmine hudut teşkil eden son noktanın adıdır.

Üçüncü safha yani Sidret-ül Müntehâ’dan sonraki yolculuk ise; izah ve tarifinden âciz olduğumuz “Refref” adındaki manevî bir vâsıta ile olmuştur.

Cibrîl-i Emînin kanatları üzerinde Sidret-ül Müntehâ makâmına ulaştıklarında, Cebrâil aleyhisselâm, Peygamber efendimiz (s.a.v.)’e yolculuğun bu safhasından sonra kendilerine refâkat edemiyeceklerini, çünkü o makamdan ileriye geçmeye me’zun (izinli ve dayanıklı) olmadığını söylüyor, aralarında bunu konuşuyorlardı.

Mevlid-i Şerif’in müellifi Süleyman Çelebi merhûmun;

Söyleşirken Cebrâil ile kelâm,

Geldi Refref, ônüne verdi selâm.

Aldı ol şâh-ı cihânı ol zamân,

Sidreye gitti ve götürdü hemân…

diye çok güzel bir şekilde ifâde ettiği gibi, Refref gelip, selâm verdikten sonra kâinâtın efendisi, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i alarak Cenâb-ı Hakk’ın dilediği yere kadar götürmüş, zaman ve mekandan münezzeh o Yüce Makamda, bilâ vasıta ve perde Zât-ı Ilahî’yi görme şerefine erdirilmiş, Habib ile Mahbûb yani Cenâb-ı Hak ile Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ulvîler ulvîsi o Yüce Makam ve Huzurda, akıllarımızla anlayamayacağımız ve anlatamayacağımız bir keyfiyetle görüşüp konuşmuşlar, daha evvel hiç kimseye nasip olmayan tecellî-yi küllîye mazhar olmuştur.

Bu konuda Cenâb-ı Hakk Sûre-i Necm, âyet:7-18’de; “Kendisi en yüksek ufukta idi. Sonra, yaklaştı ve sarktı. O derece ki, (Peygamber’e) iki yay arası kadar; yahut daha az kaldı. Ve Allah, kuluna vahyedeceğini etti. (Gözü ile) gördüğünü kalb yalanlamadı. Şimdi siz o gördüğüne karşı O’nunla mücâdele mi ediyorsunuz?

Yemin olsun! O’nu Sidre-i Müntehânın yanında bir kere daha gördü. Ki Cennet-ül Me’vâ onun yanındadır. O dem ki, Sidre’yi bürüyen bürüyordu! Göz ne şaştı, ne de haddini aştı. Yemin olsun Rabbinin en büyük âyetlerinden bazılarını gördü”. buyurarak, haber vermektedir.

 

 

Mİ’RAC YOLCULUĞUNUN EN BÜYÜK 3 HEDİYESİ

Hazreti Peygamber (s.a.v.); kendisinden evvel hiç bir Peygambere nasip olmamış ve kendisinden sonra da hiç bir kimseye nasip olmayacak olan bu kutlu Isrâ ve Mi’rac seferinden dönüşte ümmetine üç hediye getirmiştir.

1’nci hediye: Ümmetinden Allâh-ü Teâlâ’ya şirk (herhangi bir şeyi ortak) koşmayanların affedileceği ve Cennete gireceği müjdesi,

2’inci hediye: Sûre-i Bakara’nın son âyetleri. “Amenerrasûlü” diye başlayan son iki âyet-i kerime; Bu âyet-i Kerimelerde;

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e, ümmetine tâkat getirmeyeceği yüklerin yüklenmeyeceği müjdesi veriliyor, afv, mağfiret, rahmet ve düşmanlarına karşı yardım ve zafer verilmesi için duâ öğretilmektedir.

3’üncü hediye; Günde beş vakit namaz. Daha önce sabah ve akşam olmak üzere günde iki vakit kılınan namaz ibadeti, bundan böyle günde beş vakit olarak edâ edilmek üzere emredilmiş, beş vakti kılanlara ise, elli vakit sevâbı verileceği müjdelenmiştir.

Ayrıca; Mûsâ aleyhisselâm’ın “on emir’ine benzer olarak, Isrâ Sûresinde yer alan “on iki emir” de, o mübârek gecenin ulvî hadisesi Mi’rac ile gelen Ilahî beyanlardır.

MI’RAC YOLCULUĞU İLE ÜMMET-İ MUHAMMED’E GELEN ON IKI İLAHÎ EMIR

Allah-ü Teâla ve Tekaddes hazretleri, yüceler yücesi makam ve huzurda, habîb’i Muhammed Aleyhisselam’a vahiy ve hitâbında, O’nun şahsında kıyâmete kadar Ümmet-i Muhammed’e hitâbında (Kur’an-i Kerim İsrâ Sûresi âyet 18- 39) şöyle buyurmuştur.

(Habibim! Kullarıma haber ver!) Her kim acele (geçen dünya) yı isterse, dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadar peşin (dünyâlık) veririz. Sonra da ona cehennemi tahsis ederiz. Yerilmiş ve kovulmuş olarak oraya girer.

Kim de mü’min olarak âhireti ister ve çalışmasını ona göre yaparsa, işte böylelerin çalışmaları şükranla karşılanır.

Rabbinin ihsanından her birine, hem onlara hem bunlara veririz. Rabbinin ihsânı yasaklanmış değilidir. (Hayra çalışanlara karşılığında hayır, şerre, (kötülüğe) çalışanlara karşılığında mutlaka şer, cezâ verilecektir.)

Bak, bir kısmını, diğerlerine nasıl üstün kıldık. Ama elbette âhiret, dereceler itibariyle de daha büyük, üstünlük yönüyle de daha büyüktür.

1-Allah ile birlikte bir İlâh daha tanımayın! Sonra kınanmış ve kendi başına terkedilmiş olarak kalır ve cehenneme atılırsınız.

2-Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan (ana- babanızdan) biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “of!” bile deme; sakın onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları himâye ederek alçak gönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: “Ey Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl himâye etmişlerse, şimdi de Sen onlara (öyle) rahmet ve yardım et!” diyerek duâ et. Rabbiniz sizin kalplerinizdekini çok iyi bilir. Eğer siz iyi olursanız, şunu bilin ki Allah, kötülükten yüz çevirerek tevbeye yönelenleri son derece bağışlayıcıdır.

3-Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını verin. Gereksiz yere de saçıp savurmayın. Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.

Eğer Rabbinden umduğun (beklemek durumunda olduğun) bir rahmet için onların yüzlerine bakamıyorsan, hiç olmazsa kendilerine gönül alıcı bir söz söyle.

4-Eli sıkı (cimri) olmayın; büsbütün eli açık (müsrif) de olmayın. Sonra kınanır, (kaybettiklerinizin) hasretini çeker durursunuz. Rabbin rızkı dilediğine bol verir, dilediğine daraltır. Şüphesiz ki O, kullarının her hâlinden haberdardır, (onları) çok iyi görür.

5-Sakın geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur.

6-Sakın zinâ’ya yaklaşmayın. Zira o, büyük bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.

7-Haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın muhterem kıldığı cana kıymayın. Bir kimse zulmen öldürülürse, onun velîsine (hakkını alması için) yetki verdik. Ancak bu velî de kısasta (haddi aşmasın) ileri gitmesin. Zaten (kendisine bu yetki verilmekle) o, alacağını almıştır.

8-Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar, ancak en güzel bir niyetle yaklaşın.

9-Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.

10-Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terâzi ile tartın. Bu, hem daha iyidir hem de neticesi bakımından daha güzeldir.

11-Hakkında sağlam bilgi sâhibi olmadığınız şeyin ardına düşmeyin. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.

12-Yeryüzünde, kibir ve gururla, böbürlenerek yürümeyin.

Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.

Işte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir. O halde Allah ile birlikte başka İlâh edinmeyin; sonra kınanmış ve (Allah’ın rahmetinden) uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsınız.

İSR VE Mİ’RAC YOLCULUĞU NASIL YAPILDI?

Peygamber Efendimiz’in İsrâ ve Mi’rac yolculuğunun “rûhen mi, ceseden mi” yapıldığı hususunda birçok ihtilaflar olmuş ise de, bu mûcizeyi haber veren Âyet-i Kerîme’de geçen “abid” kelimesi bu ihtilaflara çok açık ve net bir cevap teşkil etmektedir.

Dolayısıyla “abid” kelimesi, yalnız rûha değil, yalnız cesede de değil, ruh ve cesedin her ikisine birden denildiği için, Fahri Kâinât’a, âlemlerin Efendisi ve Allah’ın en sevgili kulu ve en aziz Rasûlü’ne, bu seyâhatin hem ruh ve hem de cesedi ile beraber yaptırıldığı muhakkak yani üzerinde en küçük bir şüphe ve tereddüt yoktur.

Mi’racın vukûunda Hadis, Tefsir, Kelâm ve Tasavvuf âlimleri ittifak hâlindedirler. Ancak izah tarzlarında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Bu da, bu ulvî hâdisenin, kristalize edilmiş elmas gibi çok yönlü ve manevî sırlarla dolu bir hadise olmasındandır.

Yüce Allah tarafından hakkında “Levlâke, Levlâke lemâ halakt-ül eflâk (sen olmasaydın, sen olmasaydın, seni yaratacağımı ezelde takdir etmemiş olsaydım, Ben ecrâm-ı ulviyye ve süfliyyeyi halketmeyecektim, bütün bu varlığı senin şerefine yarattım” buyurulan bir Peygamberin, nezdi Ulûhiyyetteki sevgisini takdir edenler için Mi’rac’ı akla baîd (uzak) görmeye aslâ mahal yoktur.

İsrâ ve Mi’rac, insan aklının kavrayamayacağı, lâhûtî bir hâdisedir, metafizikdir, mâ-bâ’düt-tabîadır (akıl üstü bir şeydir).

Tek kelime ile mûcize ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hiç kimsenin mazhar olmadığı ve aslâ olamıyacağı en büyük İlâhi lütfa mazhar oluşudur.

Şu gerçek te bilinmelidir ki; Ilmi herşeyi kuşatan Yüce Allâh’ın kudretiyle, varlığın hülâsası ve en sevgili kulu, son Peygamberi Muhammed (s.a.v.)’in bu mu’cize yolculuğunda zaman ve mekân kaydı, mesâfe ortadan silinmiştir.

Insan, akıl kantarı ile onu tartamaz. Tartmağa kalkışılırsa terazi kırılır.

Muhammed’den diğer yok dâhil olmuş Kâbe Kavseyne,

Kirâm-ı enbiyâdan girmedi bir ferd o mâbeyne.

Ne mâni kudret-i Hak’tan bu hâle,

Bu dâvâda yok muhâle havâle…

 

Yâ İlâhî ol Muhammed hakkı için,

Ol şefâat kânı Ahmed hakkı için,

Ol gece söyleşilen söz hakkı için,

Ol gece Hakkı gören göz hakkı için,

Yâ İlâhî saklagıl îmânımız,

Verelim îman ile tâ cânımız…

Biz günahkâr âsî mücrim kulları,

Yarlıgâyup kıl günahlardan berî.

Afvedüp isyânımız kıl rahmeti,

Ol Habîbin yûzü sûyû hürmeti.

Yâ İlâhî kılma bizi dâllîn

Bu duâya cümlemiz diyelim âmin

Ümmetinden râzı olsun ol muîn

Rahmetüllahi aleyhim ecmeîn..

 

Mi’rac Kandiliniz Mübârek olsun..

 

 

 

İSR VE Mİ’RAC MU’CİZESİ  
 
İsim
Email