Çanakkale Geçilmez dedirten Yüce Ruh
Image18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Zaferinin 98’inci sene-i devriyesi münâsebetiyle, aziz Milletimizin zaferlerle dolu şanlı tarihinde muhteşem bir yere sâhip olan Çanakkele Deniz Zaferi ve Çanakkale’yi geçilmez kılan muazzez şehitlerimizi saygı ile yâdediyoruz.

MÜSLÜMAN TÜRK’E ÇANAKKALE GEÇİLMEZ DEDİRTEN YÜCE RUH VE MUAZZEZ ŞEHİTLERİMİZ

18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Zaferinin 98’inci sene-i devriyesi münâsebetiyle, aziz Milletimizin zaferlerle dolu şanlı tarihinde muhteşem bir yere sâhip olan Çanakkele Deniz Zaferi ve Çanakkale’yi geçilmez kılan muazzez şehitlerimizi saygı ile yâdediyoruz.

Tarih şahittir ki; Müslüman Türk Milleti, özellikle Osmanlı Cihan Devleti ile gittiği her yere, adâlet ve insanlık götürdüğü, dâima zayıf ve mazlumların yanında durarak, zulme ve haksızlığa karşı koyduğu için, kendilerini medenî devletler diye ifâde eden menfur zihniyet, asırlar boyu zulme dayalı sömürgeci yayılmacılıklarının önlerinde en büyük engel olarak Osmanlı Cihan Devletini görmüşler, defalarca bütün güçlerini birleştirerek üzerine saldırmalarına rağmen, bir türlü Müslüman Türk Milleti ile başedememişlerdi.

1914 yılı Kasım ayınıa gelindiğinde, Osmanlı Cihan Devletini ve Müslüman Türk varlığını tarih sahnesinden ebediyyen silmeye kasdeden Avustralya’dan Kanada’ya kadar topladıkları maddî güç ve üstünlüklerini birleştiren sözde medenî Avrupalılar, bu sefer Çanakkale boğazından geçmek, önce İstanbul’u ele geçirmek, sonra da ülkemizi parçalamak, milletimizi esir etmek için, “hasta adam” olarak gördükleri Osmanlı’ya savaş ilan etmişler, topyekün bir imhâ hareketine girişmişlerdi.

Ancak, ne varki, hesapları bu sefer de tutmamıştı.

Zirâ; Aziz milletimiz, Çanakkale’de yedi düvele karşı, tarihte emsâline rastlanamayacak büyük bir kahramanlık ve mukâvemet göstererek, vatan sevgisi ve iman gücünün maddî üstünlükten daha önemli olduğunu bir kerre daha bütün dünyaya ilan ve ispat etmişti.

Böylece ihtiyar düna ve tarih te; Müslüman Türk’ün Din, vatan ve mukaddesât uğrundaki inanılmaz fedâkârlığının muhteşem bir örneğine daha şâhit oluyordu.

Müslüman Türk’ün Çanakkale geçilmez dedirten azmi, ve Çanakkale’yi geçilmez kılan kahramanları ve kahramanlıkları, zamanın İngiliz Ordu komutanının: “Bizi Türklerin maddî gücü değil, mânevî gücü mağlup etmiştir. Çünkü onların atacak barutu bile kalmamıştı.” diyen i’tirafından da açıkca anlaşılmaktadır.

Evet, Çanakkale’de Müslüman Türk’ün maddî gücü, düşmanın gücüne nisbetle kıyaslanamayacak derecede az ve çok daha zayıftı. Şanlı Mehmedciğin bir çoğunun sırtında abası, ayağında postalı dahi yoktu.

Ancak; “Aziz Mehmetçiğin imanından doğan vatan sevgisine bağlı manevî gücü,Yüce yaratıcının yardımı ve inananların samîmî duâları vardı.” vardı.

Ve, her türlü maddî güç ve teknik donanımına güvenen, bu sefer Türk’ün işi tamam! diyen, sözde medenî, gerçekte denî Avrupal’ı işte bunu hesab edememişti.

Tabii hesâb edemezlerdi. Çünki, Müslüman Türk vatan ve milletinin şahsında Allah’ın Dînini müdâfaa ediyordu.

Bu konuda,Yahya Kemal Beyatlı ne güzel söylemiş:

“Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi.

Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi.

Tâ ki yükselsin Ezanlarla müeyyed nâmın,

Gâlip et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın!”

Özetle; şehidlik, vatan ve mukaddesât sevgisi; insanı insan yapan, toprağı vatan kılan, toplumu millet yapan değerler uğruna, can ve malın Allah yolunda fedâ edilebilmesi Müslüman Türk’te tecellî eden, kulun Rabb’ine karşı muhabbetinin en güzel ifâdesidir.

İSLÂM’DA ŞEHÂDET İNANANLAR İÇİN EN YÜCE BİR MERTEBEDİR

Şehid: Din veyâ yüksek bir gâye uğruna ölen kimse demek olup, rûhûnu teslim ederken Allah’ın rahmet ve mağfiretinin tecellîlerini gören, onlara şâhid olan demektir.

Allah-ü Teâlâ (c.c.) şehidlerin durumu hakkında Kur’ân-ı Kerim’de, Âli Imrân Sûresinin 169 ve 171. âyet-i kerimelerinde:

“Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın; onlara olü demeyin. Bilakis, onlar diridirler.

Rabbleri katında (en güzel sûrette rızıklandırılıp ağarlanıp) rızıklanmaktadırlar.

Allah’ın lütfundan verdiği nimetle sevinçlidirler. Arkalarında (bıraktıkları) kendilerine ulaşamayan kimselere de, hiç bir korku olmayacağını ve üzlümeyeceklerini müjdelemek isterler.

Onlar Allah’ın nimetini (n büyüklüğünü), keremini (n bolluğunu gördükleri için) mü’minlerin ecirlerini zâyî etmeyeceğini müjdelerler.” Buyurur.

Vatan sevgisinin imandan geldiği gerçeğini öğreten Allah’ın Rasûlü, şanlı Peygamberimiz Hazreti Muhammed (s.a.v.) de, şehidliğin büyüklüğü hakkında şöyle buyurmuşlardır.

“Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki bütün şeyler kendisinin olsa bile dünyaya geri dönmek istemez. Ancak, şehidler müstesnâ!. Yalnızca Şehidler, (daha rûhlarını teslim ederken) gördükleri i’tibar ve ikrâm sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve defalarca şehid olmayı isterler.

Allah’a yemin ederim ki, ben dahi, Allah yolunda savaşıp şehid olmayı, diriltilip yine şehid olmayı, tekrar diriltilip yine şehid olmayı isterim.” (Buhârî, Cihâd, 21,199)

Şanlı Ecdadımızın, vatan ve mukaddesât uğrunda eşi benzeri görülmemiş üstün fedâkarlıklar göstermesinin, hele de Çanakkale’de olduğu gibi emsalsiz teknik donanımlı yedi düvele karşı, “Çanakkale Geçilmez” fermânını haykırışının temelinde, hiç şüphe yok ki, işte bu Ilahî ve Peygamberî müjdeler bulunmaktadır.

Aziz ecdâdının şanlı tarih ve zaferleriyle onur ve gurur duyan Müslüman Türk milleti olarak, unutmamalıyız ki!

Tarihimizde yer alan bütün şanlı zaferlerin sırrı, milletimizin tek vücut olması, birlik, berâberlik hâlinde bölünmez bir bütün oluşturması ve; büyük şâirimizin dediği gibi: “Girmeden bir millete tefrika, düşman giremez. Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez!” rûhunun yaşanması ile olduğu gibi;

Çanakkale Geçilmez fermânı da; aynı ruh ve birlik içerisinde, 250 bin îmanlı vatan evlâdının, şanlı Mehmetciğin şehâdet şerbetini içmesiyle yazılmıştır.

Milletimizin izzet ve bakâsının, ancak Çanakkale rûhu ile yetişmiş nesillere sâhip olmakla mümkün olacağı gerçeği de unutulmamalıdır!,

Yine unutulmamalıdır ki!; bizler gibi, cennet vatanımızdan çeşitli vesilelerle gurbete gelmiş, okyanuslar ötesinde, anavatanımızdan binlerce kilometre uzaklarda yaşayan, geleceğin te’mînâtı olan çocukları gayrimillî bir kültür içerisinde doğup büyüyenlerin Müslüman Türk kimliğini koruyup, şerefle taşıyabilmeleri ve kendilerinden sonra geleceklere teslim edebilmeleri için, onlara şanlı ecdâdımızı ve onların sâhip olduğu manevî değerleri, aziz ecdâdımızın Çanakkale destânını ve o destanı yazdıran yüce rûhu öğretip, aşılamamı, aziz vatanımızın ve mukaddes değerlerimizin kıymetini onlara öğretmemiz şartdır.

Bu vesileyle; başta Çanakkale şehidlerimiz olmak üzere, kürre-i arz üzerinde vatan, millet ve mukaddesâtımızın muhâfaza ve müdâfaası uğrunda canlarını fedâ eden bütün aziz şehit ve şanlı gâzilerimizi rahmet, minnet ve hürmetle yâdedetmek için bütün Müslüman Türk kardeşlerimizden; bir vefâ borcu ve saygı ifâdesi olarak cân-ı gönülden, samîmî bir kalp ile birer Fâtiha, onbirer İhlâs-ı Şerif okuyup, aziz şehidlerimizin ruhlarına hediye etmelerini istirham ediyoruz.

Burada; saygı değer okuyucularımızı Millî şâirimiz Mehmed Akif Ersoy’un “ÇANAKKALE ŞEHİDLERİNE” adlı muhteşem ifâdeleri ile başbaşa bırakıyoruz.

Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyâda eşi?

En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,

Ne hayâsızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!

Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”

Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!

Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvâm-ı beşer

Kaynıyor kum gibi, Mahşer mi, hakîkat mahşer.

Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,

Osrtralya’yla berâber bakıyorsun ; Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk.

Sade bir hâdise var ortada : Vahşetler denk.

Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne belâ…

Hani tâuna da zuldür bu rezil istîlâ…

Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,

Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,

Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;

Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına,

Maske yırtılmasa hâlâ bize âffetti o yüz…

Medeniyet denilen kahbe, hakîkat yüzsüz.

Sonra mel’undaki tahrîbe müvekkel esbâb,

Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;

Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,

Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer,

O ne müthiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer…

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de nâmerd eller,

Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,

Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…

Kahraman orduyu seyret ki, bu tehdîde güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;

Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat îman?

Hangi kuvvet onu, başa, edecek kahrına râm?

Çünkü te’sis-i İlahî o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,

Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-i beşer;

Bir göğüslerse Hudâ’nın edebî serhaddi;

“O benim sun’-i bediim, onu çiğnetme” dedi.

Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…

O, rukû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,

Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,

Bir hilâl uğruna, ya Râb, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i…

Bedr’in aslanları gibi şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?

“Gömelim gel seni târihe”desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitab…

Seni ancak ebediyetler eder istîâb.

“Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;

Rûhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ nâmıyle;

Kanayan lahdine çeksem bütün ecrâmıyle;

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;

Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsan oradan;

Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;

Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,

Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;

Gündüzün fecr ile âvizeni lebrîz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…

Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırına.

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,

Şarkın en sevgili sultânını Salâhaddin’i,

Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayrân…

Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsrân,

O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;

Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;

Sen ki, â’sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât,

Sana gelmez bu ufukalar, seni almaz bu cihâd…

Ey şehîd oğlu şehid, isteme benden makber,

Sana âğuşunu açmış duruyor Peygamber.

 

 

Çanakkale Geçilmez dedirten Yüce Ruh  
 
İsim
Email