ÂLEMDE EN BÜYÜK VE EN ŞEREFLİ DOĞUM
Image23 Ocak 2013 Çarşamba’yı Perşembe’ye bağlayan gece, Mevlid Kandili’dir.

23 Ocak 2013 Çarşamba’yı Perşembe’ye bağlayan gece, Mevlid Kandili’dir.

Bir başka ifadesi ile, kâinâttaki canlı- cansız bütün varlıkların asırlardan beri geleceğini sabırsızlıkla beklediği âlemde en büyük ve en şerefli doğumun, Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’in velâdet-i seniyyelerinin1442′inci sene-i devriyesidir .

Allah’ın son Peygamberi Muhammed aleyhisselâm; kamerî takvime göre; Rebîul-evvel ayının 12’inci, şemsî (milâdî) takvime göre ise; 20 Nisan 571 Pazartesi gecesi tan yeri ağarmadan evvel, seher vaktinde, Mekke-i Mükerreme’de Hâşimoğulları mahallesinde dünya’yı şereflendirmişlerdir.

EN BÜYÜK VE EN ŞEREFLİ DOĞUMDAN EVVEL İNSANLIĞIN VE DÜNYANIN HALİ

Peygamberlerin yaratılış bakımından ilki, dünyaya gelişi bakımından sonuncusu olan Muhammed aleyhisselâm’ın insanlığa nasıl ve ne derece büyük bir rahmet olduğunu anlayabilmek için, dünyayı şereflendirmezden evvelki dünyanın ve beşeriyyetin vaziyetine, insanlığın hâline kısaca bir bakmak îcâb eder:

Tarih ilmi bize gösteriyor ki, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in (s.a.v.) dünyayı teşriflerinden evvel bütün dünyada her bakımdan kötülüklerin ve karışıklıkların hüküm sürdüğü bir fetret devri (iki Peygamber arasında Peygambersiz geçen, Dînin hükümlerinin unutulup terk edildiği zaman dilimi) mevcuttu.

O günün insanları tarifi imkansız bir sapıklık içindeydiler. İnsanlık, hak, hukuk, adâlet ve medeniyetten uzaklaşmış, bütün dünya’da her türlü zulüm ve zorbalık almış yürümüştü.

Öyle ki, kimin kime gücü yetiyorsa o, diğerinin malına, canına kast ediyor, elinde nesi varsa alıyordu.

Hatta bir kısım insanlar hurâfe ve bâtıl inançlarla hareket ederek kendi öz kız evlatlarını diri diri çukurlara gömerek öldürüyorlar ve bundan, oh! bir ayıbı daha temizledik diyerek âdetâ büyük bir zevk duyuyorlardı.

Merhamet ve insanlık duygusundan bu derece mahrum kalmışlardı. İnsanlar birbirlerine diş bileyen düşman gruplar halinde kabilelere ayrılmış, kabileler arasında kan davaları almış yürümüştü.

Burada, millî şâirimiz Mehmed Âkif’in o günleri en iyi tasvir (durumu yazı ile ifâde) eden “On dört asır evvel yine böyle bir Geceydi” şiirine yer vermek çok yerinde olacaktır.

Ondört asır evvel, yine böyle bir geceydi,

Kumdan, ayın ondördü bir Öksüz çıkıverdi!

Lâkin, o ne hüsrândı ki: Hissetmedi gözler;

Kaç bin senedir, halbuki bekleşmedelerdi!

Nerden görecekler? Göremezlerdi tabiî

Bir kerre, zuhûr ettiği çöl, en sapa yerdi.

Bir kerre de, mâmûre-i dünyâ, o zamanlar.,

Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

Fevzâ bütün âfâkına sarmıştı zemînin.

Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrika derdi.

Derken büyümüş, kırkına gelmişti ki Öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

Bir nefhada insanlığı kurtardı O Mâsum,

Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!

Dünya neye sâhipse, O’nun vergisidir hep;

Medyûn O’na cem’iyyeti, medyûn O’na ferdi.

Medyûndur O mâsûm’a bütün bir beşeriyyet…

Yârab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.

İşte böyle bir devirde, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Mekke-i Mükerreme’de, milâdın 571′inci senesi Rebîulevvel ayı’nın 12′nci ve bir Pazartesi gecesi, sabaha karşı dünyayı şereflendirdiler.

EN BÜYÜK VE EN ŞEREFLİ DOĞUM ESNASINDA MEYDANA GELEN ÖNEMLİ HÂDİSELERDEN BAZILARI

Yüce Allah katında, evvelkilerin ve sonrakilerin en keremlisi, en değerlisi, Peygamberlerin önderi, ve Allah’ın Habîbi, Muhammed (s.a.v.)’in dünyâ’yı şereflendirdiği, kâinâtta en büyük ve en şerefli doğumun gerçekleştiği o şerefli ve kutlu gece de pek çok harikulâde (imkanların, âdetlerin üstünde olup, insanlarda büyük hayretler uyandıran) hadiseler meydana gelmiştir.

Bir çoklarını insanların çıplak gözle gördükleri maddî ve manevî, cismânî ve ruhâni olmak üzere pek çok harikûlâde hadîselerin meydana geldiği, bütün güvenilir Dînî ve târihî kaynaklarda sâbit bir hakikattir.

Kısaca ifade etmek gerekirse;

Muhammed aleyhisselâm doğduğu gece, Kâ’be’deki bütün putlar kendiliğinden yüzüstü yere düşmüş, dünyanın değişik yerlerinde de birçok mucizevî hâdiseler meydana gelmiştir.

O günleri yaşayanlardan Urvetübni Zübeyr anlatıyor: “Kureyşten bir topluluüun bir putu vardı. Senede bir defâ onu topluca ziyaret eder, etrafında tavâf ederler, develer kesip şarap içer eğlenirlerdi. Yine öyle bir günde putun yanına vardıklarında onu yüzüstü yere yıkılmış buldular. Kaldırdılar, yine kendiliğinden yüzüstü kapandı. Bu hal üç defâ tekrarlandı. Bunun üzerine etrâfına iyice destek verip diktikleri sırada şöyle bir ses duyulur: “Bir kimse doğdu yer yüzünde her yer harekete geldi. Ne kadar put varsa hepsi yıkıldı. Kralların korkudan kalbleri titredi.”

Sonradan öğrenip tesbit ederler ki, bu hâdise tam Muhammed aleyhisselâmın doğduğu geceye rastlıyordu.

Medâyin şehrindeki İran Kisrâsının sarayının on dört kulesi (burcu) yıkıldı. O gece gürültüyle ve dehşetle uyanan Kisrâ ve halkı yine kendilerinden bâzı ileri gelenlerin gördükleri korkunç rüyaları tâbir ettirdiklerinde bunun dğnyânın gidişâtın değiştirecek büyük bir şeye alâmet olduğunu anladılar.

Yine o gece Mecûsîlerin yâni ateşe tapanların bin yıldan beri söndürmeden devamlı sûrette yakageldikleri ateşleri âniden söndü. Ateşin söndüğü târihi not ettiler. Kisrânın sarayından burçların yıkıldığı geceye isâbet (Muhammed aleyhisselâmın doğduğu) ediyordu.

O zaman insanların mukaddes saydıkları Sâve Gölü de yine o gece bir anda suyu çekilip, kuruyuverdi.

Şam tarafında bin yıldan beri suyu akmayan ve kurumuş olan Semave Nehrinin vâdisi de, o gece, su ile dolup taşarak akmaya başladı.

Muhammed aleyhisselâmın doğduğu geceden îtibâren şeytan artık Kureyş kâhinlerine meydana gelecek hâdiselerden haber veremez oldu. Kehânet sona erdi…

Muhammed aleyhisselâmın doğduğu gece ve daha sonra o zamâna kadar görülmemiş bu hâdiselerden başka pekçok hâdise vukû buldu, bunların hepsi son Peygamber Muhammed aleyhisselâmın dünyâyı teşrif ettiğine işâret olmuştur. Çünkü, Hak gelmiş, bâtıl zâil olmuştu. Hakkı telkin ve tebliğ edecek olan Kâinâtın Efendisi, Peygamberler Peygamberi, Fahri âlem, Muhammed Mustafa (s.a.v.) doğmuştu.

PEYGAMBERİMİZ’İN (S.A.V.) MUHTEREM DEDELERİ ABDULMUTTALİB’İN DİLİNDEN O GECE

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) muhterem dedeleri, aynı zamanda o tarihte Mekke’nin de reîsi (vâli) olan Abdulmuttalib hazretleri anlatıyor.

Torunum Muhammed (s.a.v.) doğduğunda Kâ’be’de, ta’mir işleri yapıyor idim. Beyt-i şerifin Makâm-ı İbrahime doğru (Peygamberimiz’in dünyayı teşrif ettikleri saâdetli ev de aynı yöndedir) eğildiğini gördüm ve onun düzgün bir şekilde: “Allahü Ekber, Allahü Ekber, Lâ İlâhe illAllahü vAllahü Ekber Allahü Ekber ve Lillahil Hamd” diye tekbir getirdiğini duydum.

Sonra Beyt (Kâ’be-i Muazzama) doğruldu ve şöyle dedi: Habîbi, Muhammed Mustafa (s.a.v.) hürmetine beni sâir mekanlar üzerine faziletli kılan Allah’a hamd olsun.

Daha sonra Kâ’be’nin erkânının (direk ve stunlarının) “müjdeler olsun! beklenen büyük kurtarıcı bu gece dünyaya geldi” diyerek Muhammed aleyhisselâmın dünyaya gelişini birbirlerine müjdelediklerini duydum.

O esnada, Kâ’be’nin üzerindeki putların da kendiliğinden baş aşağı düştüklerini gördüm.

Bu inanılmaz manzaraya şâhid olunca, heyecanla Safâ kapısından çıkarak Mustafâ’nın evine doğru yöneldim.

Eve yaklaştığımda gelinim Âmine’nin evinin her tarafını beyaz kuşların kuşattığını gördüm.

Evin kapısını çaldım. Kapıyı Âmine açtı. Gâyet dinç görünüyordu. Sanki hiç yeni doğum yapmış bir hâli yoktu. Âmine’yi o halde görünce, hemen alnına baktım, alnında parlayan nur da kaybolmuştu.

Dedim ki: yâ Âmine, alnında taşıdığın nur ner de?

Şöyle cevap verdi: Babacığım, O’nu en güzel bir şekilde dünyaya getirdim.

O esnâda Hâtiftende (gâibden) bir ses işittim: “Ey Âmine, bu yavrunun adını Muhammed koy diyordu” dedi.

Bunu işitince dedim ki: Ey Âmine, çocuk (torunum) nerde? Bulunduğu odayı işaret etti. O’nu görmek için oraya yöneldim. Bir de ne göreyim; kapıda iri yarı, heybetli (korku ile saygı duygularını birleştiren bir görünüm de) bir şahıs duruyordu.

Tanımadığım o kişi bana dedi ki: “Ey Abdulmuttalip! Şu anda O’nu melekler ziyâret ediyor. Meleklerin ziyâreti bitinceye kadar yanına giremezsin”.

Bekledim, ziyâret edebilirsin dediklerinde torunumu gördüm…

KÂİNÂTIN EN BAHTİYAR ANNESİ HAZRETİ ÂMİNE’NİN DİLİNDEN O GECE

Şüphesiz kâinâtın en bahtiyar annesi, Efendiler Efendisinin Annesi, Âmine Vâlidemizdir.

Muhtereme Âmine Vâlidemiz buyurdular ki;

Ben diğer hanımların çektiği gibi bir hâmilelik zahmeti ve doğum sıkıntısı aslâ çekmedim.

Hâmileliğimin ilk günlerinde, rü’yamda bana Ey Âmine! Sen âlemlerin en hayırlısına ve bu ümmetin Efendisine hâmile oldun. O’nu dünyaya getirdiğin zaman adını “Muhammed” koy dediler.

Doğum vakti geldiğinde, kulağıma büyük bir ses geldi. Bu ses karşısında irkilmiştim. O esnâda yanıma bir ak kuş geldi, kanadıyla arkamı sıvazladı.

O andan sonra üzerimdeki korku hali geçti. Sonra birden ortalık çok aydınlık oldu. Evim o kadar nurlandı ki, o nurdan başka bir şey göremiyordum.

O sırada, bir de baktım ki etrafımı Abdimenaf kızlarına benzeyen boylu, boslu güzel yüzlü kadınlar çevirmişti. O kadınların yüzleri güneş gibi parlıyordu, o kadar nurlu ve güzel idi ki, ben onlar kadar yüzü nurlu kadın görmedim.

Bu kadınlardan biri, beni arkamdan tuttu. O sırada çok susamıştım. Kadınlardan biri bana yaklaşarak beyaz bir kâse içinde bir şerbet sundu. Alıp içtiğim zaman, susuzluğum derhal gitti ve ta’rif edemiyeceğim bir rahatlığa kavuştum.

O şerbet; sütten ak, kardan soğuk, baldan tatlıydı. Hayatımda o kadar tatlı ve güzel bir şerbet görmedim. Tad ve güzelliğini anlatamam.

Şerbeti içtikten sonra, yere serilmiş beyaz bir ipek kumaş gördüm. O sırada, bir anda her tarafımı nurdan bir bulut kapladı. Ve yavrum, Muhammed’im (s.a.v.) dünyâ’ya geldi.

Gâipten bir ses: “O’nu insanların gözünden örtün. Sonra mağrip’ten maşrık’a kadar her yerde gezdirin.Tâ ki cümle âlem O’nu ismi ile, cismi ile ve sıfatları ile görsünler” diyordu.

Sonra o bulut gözden kayboldu ve yavrumu (Muhammed’i) bir beyaz yünlü kumaş içinde sarılı gördüm.

Yine o sırada yüzleri güneş gibi parlayan üç kadın gördüm. Birinin elinde gümüşten bir ibrik, birinin elinde zümrütten bir leğen, birinin elinde ipek havlu vardı. Yavrumu o leğenin içine koydular, yıkadılar ve ipeğe sardılar. Sonra başına güzel kokular sürdüler, gözüne sürme çektiler.

Yardıma gelen bu güzel yüzlü kadınlar, bana kendilerini şöyle tanıttılar.

Onlardan birisi, ben Firavn’ın zevcesi Âsiye yim. Diğeri ben İsâ’nın annesi İmrân kızı Meryem’im dedi. Diğerleri de Cennet hûrilerinden olduklarını söylediler. Sonra gözden kayboldular.

O esnâda, yavrum (Muhammedi’im) başını yere (secdeye) koydu ve şehâdet parmağını kaldırdı. Gördüm ki, sünnetli ve göbeği kesilmiş olarak dünyaya gelmişti.

Bu sırada bir ara gözümden perde kaldırıldı. Doğudan batıya kadar bütün yer yüzünü gördüm.

Yer yüzünün üç noktasına üç (alem) bayrak dikilmişdi. Onlardan biri meşrık’da (doğu), biri mağrip’de (batı) biri de Kâ’be’nin üzerinde idi.

Allahümme salli alâ seyyidina ve nebiyyinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ ve nebiyyinâ muhammed.

PEYGAMBER EFENDİMİZİN EBESİ’ŞİF HÂTUN VE YARDIMCILARININ DİLİNDEN O GECE

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) muhtereme Annesi Âmine Hâtun’a, kutlu doğum gecesinde iki ayrı doğum ekibi yardım etmiştir.

Maddî olarak yani dünya ehli olan doğum ekibinde, Âmine vâlidemize Aşere-i Mübeşşere’den Abdurrahman bin Avf’ın (r.a.) annesi Şifâ Hâtun ebelik yapmıştır.

Yardımcılıklarını ise; (sonradan Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) dadısı olma şerefine sâhip olacak) Ümmü Eymen ile, (ilerde Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından Tâif vâlisi olarak tayin edilecek) Osman ibni Ebu’l As’ın (r.a.) annesi Fâtıma Hanım yapmışlardır.

Ancak, esas doğum ekibi yani Hazreti Peygamberimiz’e (s.a.v.) doğum sonrası ilk hizmeti verenler, İsâ aleyhisselâm’ın annesi Meryem Hâtun’un başkanlığında, Fir’avn’un hanımı Asiye Hâtun ve Cennet’den gelen görevlilerden oluşmaktaydı.

Şüphesiz ki, dünyâ ehli doğum ekibinden o mübârek doğumâ ilk şâhid olanlar; Şifâ Hâtun, Ümmü Eymen ve Fâtıma Hanım idi. Muhammed Aleyhisselam doğduğu gece, doğum esnasında Âmine Validemizin hizmetinde buluan bu şanslı hanımlar tarafından altı büyük alâmet, daha doğrusu mucize-î Peygamberi görülüp tesbit edilmiştir.

1- O mübârek bebek doğar doğmaz secde etmiştir.

2- Başını kaldırıp “La ilahe illAllah innî Resûlüllah” Allah birdir. Başka İlah yoktur. Ben Allah’ın Rasülü olarak gönderildim” buyurmuştur.

3- Doğumu esnasında her taraf bir anda aydınlanmıştır.

4- Yıkamak istediklerinde, biz O’nu yıkadık diye sesler işitmişlerdir.

5- Göbeği kesilmiş ve sünnet edilmiş halde dünyaya geldiğini görmüşlerdir.

6- Sırtında, iki küreği arasında nübüvvet mührünü görmüşlerdir.

İki küreği ortasında, son Peygamber olduğunun alâmeti olarak bir mühür bulunmakta ve üzerinde Lâ ilâhe illAllah Muhammedün Resûlullah, Allah birdir. Muhammed O’nun Rasülüdür yazılı idi.

PEYGAMBERİMİZ’İN (S.A.V.) DÜNYAYI ŞEREFLENDİRDİĞİ SABAH MEKKE’DE YAŞAYAN YAHÛDÎLERİ HALLERİ

Eshâb-ı Kirâmdan Hassân bin Sâbit (r.a.) anlatıyor:

Muhammed aleyhisselâm doğduğu zaman ben sekiz yaşında idim. Bir sabah vakti Yahûdînin biri, hey Yahûdîler! diye çığlık atarak Mekke sokaklarında koşuyordu.

Yahûdîler ne var, ne yırtınıyorsun diyerek yanına toplanınca onlara; “Ey Yahûdi cemaati! Haberiniz olsun, Tevratta bildirilen Ahmed’in yıldızı bu gece doğdu! Ahmed bu gece dünyâya geldi…” dedi

Hadisenin devâmını ve o sabah Mekke’de yaşananları Mü’minlerin annesi Âişe-i Sıddîka (r.a.) şöyle anlatıyor.,

Mekke’de ticaretle uğraşan bir Yahûdi vardı. Mekke’de Peygamberimiz’in (s.a.v.) doğduğu gece, içlerinde Hişam bin Muğîra, Velid bin Muğire ve Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin de bulunduğu bir topluluğa gelerek, ”Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?” diye sorar.

Kureyşliler,”Bilmiyoruz” diye cevap verirler.

Bunun üzerine; Yahûdi âlim; “Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum! ”Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son Peygamberi Ahmed doğdu.

Haberiniz olsun! Tevratta bildirilen Ahmed’in yıldızı bu gece doğdu! Ahmed bu gece dünyâya geldi… Eğer yanlışım varsa, Filistin’in kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet, O’nun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben vardır. ” dedi. Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düşerler ve dağılırlar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlatırlar.

“Bu gece Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular.” haberini alırlar.

Ertesi gün Yahudiye vardılar: “Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?” dediler.

Yahudi: “O’nun doğumu benim size haber verdiğimden önce mi dir?, sonra mı dır?” dedi.

Onlar, “Öncedir ve ismi Ahmed’dir” dediler. Yahudi, “Beni ona götürün” dedi.

Yahudi ile beraber kalkıp Hazreti Âmine’nin (r.a.) evine gittiler, izin isteyip içeri girdiler.

Pegamberimiz’i (s.a.v.)Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi Peygamberimizin (s.a.v.) sırtındaki beni görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı.

Kendine gelip ayıldığı sırada,”Ne oldu sana, bu halin nedir? ” dediler.

Yahudi, “Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir.

Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük verilecektir.” dedikten sonra üzgün bir vaziyette ayrılır.

MEVLİD AYINDA VE KANDİLİNDE

YAPILMASI TAVSİYE EDİLEN

NAFİLE İBADETLER

Allah’ın habîbi ve Peygamberlerinin sonuncusu sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in dünyâyı teşrifleri Rebîul-evvel ayının 12’nci Pazartesi gecesi sabaha karşı olduğu gibi, âlem-i bakâya irtihalleri de yine Rebîul-evvel ayının 12’nci Pazartesi günü olmuştur.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) şefâatine nâil olmak için, Mevlid ayı olan Rabîul-evvel ayı içerisinde mümkün olduğu kadar çokca Salât-ü Selâm getirilmeli, Salât-i Münciye, Salât-ı Nâriye ve Salât-ı Fethiye okumaya çalışılmalı,

Hiç olmazsa en kısa hâliyle, “Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed” çokca okunmalıdır.

Sözleri ile yaşantıları aynı olan Allah dostu büyük İslâm âlimleri, Velâdet Kandili’nin manevî zenginliğinden istifade etmek için, o gece bir Tesbih Namazı kılınmalı bir de Hatm-i Enbiyâ yapılmalıdır tavsiyesinde bulunmuşlardır.

Hatm-i Enbiyâ; Peygamberlerin hatmi demek olup; Âdem aleyhisselâm ile Havvâ vâlidenin cennetten çıkarıldıkları zaman afvedilmek için okumaya devâm ettikleri:

“Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ ve in lem tağfir lenâ ve terhamnâ lenekûnenne minel-hâsirîn”,

Eyyüb aleyhisselâm’ın ağır hastalığı boyunca okumaya devâm ettiği; “Rabbi ennî messeniyed-durru ve ente erhamür-râhimîn”,

Yûnus aleyhisselâm’ın balığın karnında okumaya devâm ettiği, “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minez-zâlimîn”, Ve Âlemlerin Efendisi, Peygamber Efendimiz Muhammed aleyhisselâm’ın tesbîhi olan “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azıym” duâ ve tesbihlerinin başında ve sonunda 100’er kere salavât-ı şerife ile 500’er kere okunmasıdır.

Günahların bağışlanması ve duâların kabûlü için Hatm-i Enbiyâ’nın son derece önemli olduğu bildirilmiştir.

Fiîlî ve küllî en büyük tevbe istiğfâr olduğu bildirilen Tesbih Namazına ise şu şekilde niyet edilmesi tavsiye edilmiştir.

Yâ Rabbi! niyet ettim rızâ-i şerîfin için Tesbih Namazı kılmaya.

Yâ Rabbi! bu gece teşrifleri ile âlemleri nûra gark ettiğin Habîbin, başımızın tâcı Rasûl-ü Zîşân Efendimiz’in hürmetine ve bu gecede tecellî eden esrârın hürmetine ben âciz kulunu (annemi-babamı) da afv-ı İlâhî’ne mazhar eyle. denilir. Sonra; Allahü ekber. Namaza başlanır.

SON PEYGAMBER MUHAMMED ALEYHİSSELÂM HAKKINDA BİLİNMESİ ZARÛRÎ OLAN BİLGİLER

Peygamberler: Allah-ü Teâlâ’nın kulları (insanlar) için koyduğu hükümleri insanlara tebliğ etmek, yaşayarak öğretmek üzere seçip gönderdiği üstün insanlardır.

İnsanlık tarihi boyunca Allah-ü Teâlâ tarafından seçilerek gönderilen yüz yirmi dört bin Peygamberin sonuncusu Muhammed aleyhisselâmdır.

O’ndan (s.a.v.) sonra kıyâmet gününa kadar başka Peygamber gelmeyeceğini bildiren de bizzat Allah-ü Teâlâ hazretleridir.

Durum böyle olunca; yani kendisi son Peygamber, getirdiği Din son Hak Din, getirdiği Dînin hükümlerini bildiren kitap son Hak Kitap olduğuna göre, O’nun (s.a.v.) nübüvvet ve risâletinin devâm ettiği döneminde yaşayan her mükellef insanın, O’nu (s.a.v.) bilmesi, tanıması, inanması ve sevmesi şarttır.

Gerek bu dünya da, gerekse öbür dünyada yani ebedî olan âhiret hayatında şerefli, faziletli ve iyi insan olabilmek; âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan Peygamberimiz Muhammed Mustafa’yı (s.a.v.) iyi bilmek, iyi anlamak, O’nu (s.a.v.) ve ehl-i beytini sevmek ve O’na (s.a.v:) hakîki ümmet olmakla mümkündür.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hem babası, hem de annesi cihetinden sülâleleri İbrâhim aleyhisselâm’ın oğlu İsmâil aleyhisselâma dayanan Arap kavminin Kureyş kabîlesinin ileri gelenlerinden idi.

Peygamberimiz’in (s.a.v.) adı Muhammed,

Babasının adı Abdullah, annesinin adı Âmine’dir.

Ana rahminde yedi aylık iken babası vefat etmiştir.

Süt annesininin adı Halîme Hâtundur.

Ebesinin adı Şifâ Hâtundur.

Milâdî 571 senesi Nisan ayının yirminci gecesine tesadüf eden, Rebîulevvel ayının onikinci (Pazartesi) gecesi sabaha karşı Mekke’de doğmuştur.

Dört yaşına kadar süt annesi Halîme’nin yanında kalmış, sonra âilesine teslim edilmiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) altı yaşında iken de annesi Âmine Hâtun vefât etmiştir.

Ana’dan öksüz, babadan yetim kalan Efendimiz’i (s.a.v.) dedesi Abdulmuttalip yanına almıştır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sekiz yaşına geldiğinde çok sevdiği dedesi Abdulmuttalip de vefât etmiştir.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) amcası Ebû Tâlib (Hazreti Ali (k.v.)’nin babası) yanına (maddî olarak himâyesine) almış ve vefât edinceye kadar da Efendimiz’e (s.a.v.) öz evlâdı gibi bakmıştır.
Peygamberimiz’in (s.a.v.) bir çok güzel ismi vardır. Ancak bunlardan dördünü bilmek her Müslüman üzerine bir vecîbedir. Bunlar; Muhammed, Mustafa, Ahmed ve mahmud’dur. En çok kullanılan, en meşhur ismi “Muhammed Mustafa” sAllahü aleyhi ve sellem’dir.

Peygamberimiz’in (s.a.v.) çocukluk ve gençlik zamanları, bekârlık-evlilik devirleri, hâsılı bütün hayatı hiç bir insana nasip olmayan fazilet ve kemâlât (üstünlük ve herkes tarafından imrenilen büyük bir olgunluk) ile geçmiştir.
Âlemlerin Efendisi, Paygamber Efendimiz (s.a.v.) 25 yaşında Hatîcet-ül Kübrâ (r.a.) ile evlendi.

Hazreti Hatîce radıyAllahü anhâ vâlidemiz Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den 15 yaş büyük olup 25 sene berâber hayât sürmüştür.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ilk hanımı Hazreti Hatîce (r.a.) hayattayken başka evlilik yapmamış, ancak onun irtihâlinden sonra, on bir kere daha evlenmiştir.

Peygamberimiz’in (s.a.v.) ilk hanımının irtihâlinden sonra çok evlenmesinin sebepleri üzerinde burada kısaca durmakta ve bilgi vermekte fayda vardır.

Peygamberimiz’in (s.a.v.) 53 yaşından sonra çok evlenmesinin başlıca sebep ve hikmetleri;

1- Kabîlelerin İslâmiyet’e bağlanmalarını sağlamak,

2- Kadınlara âit hükümleri kadınlar vâsıtasıyla öğretmek,

3- Bâzılarını sefâletten kurtarmak, bâzılarının ise iffet ve nâmuslarını korumak” içindir.

Özetle; Hazreti Peygamber’in (s.a.v.) çok evliliği sâdece O’na (s.a.v.) mahsus olmak üzere Allah’ın izni ve dilemesi ile olmuş olup, asıl hikmet ve gâye kadınlar vâsıtasıyla İslâm’ı yaymaktır.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hanımlarının isimleri;

1-Hazreti Hatîce, 2- Hazreti Sevde, 3- Hazreti Âişe, 4- Hazreti Hafsa, 5- Hazreti Zeynep binti Huzeyme, 6- Hazreti Ümmü Seleme, 7- Hazreti Zeynep binti Cahş, 8- Hazreti Cüveyriye, 9- Hazreti Ümmü Habîbe, 10- Hazreti Safiyye, 11- Hazreti Meymûne, 12- Hazreti Mâriye (radıyAllahü anhünne) vâlidelerimiz.

Peygamberimiz’in (s.a.v.) üç erkek, dört kız olmak üzere yedi evlâdı dünyaya geldi.

Erkek evladları: 1-Kâsım, 2-Abdullah (diğer adı Tayyib), 3- İbrâhim (radıyAllahü anhüm) hazretleridir.

Kız Evladları: 1- Zeynep, 2- Rukiyye, 3-Ümmü Gülsüm, 4- Fâtıma (radıyAllahü anhünne)’dir.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) yalnızca bir kızından, Hazreti Fâtıma’ (r.a) dan Hasan ve Hüseyin adlarında iki torunu dünyaya gelmiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.); putperestlik ve küfrün her tarafa hâkim olduğu büyük bir fetret devrinde doğup büyümesine rağmen, hiç bir zaman putlara tapmamış, çocukluğundan beri onları hiç sevmemiştir.

Allah tarafından kendisine Peygamberlik vazifesi verilinceye kadar, Hazret-i İbrahim aleyhisselâm’ın Dîni üzere tertemiz bir hayat yaşayıp Allâh’a ibâdet etmiştir.

Zaman zaman Mekke’nin yakınında bulunan Hira dağına gider, Allâh’ın kudret ve büyüklüğünü düşünürdü. Allâh’ın kendisine tâ ezelde ihsân ettiği aşk ile muhabbet denizine açılır, kalbinde yanan tevhid nurunun pırıltıları içinde tefekkür’e dalar, (insanlığın hâlini düşünür, zihin yorar) Allâh’ı zikrederdi.
Kırk yaşına geldiğinde, yine bir gün Hıra mağarasında tefekkür halindeyken Cebrâil Aleyhisselâm İlâhî vahiy ile gelerek, son Peygamber olarak vazifelendirildiğini tebliğ etti.

Peygamber Efendimiz sallAllahü aleyhi vesellem, Yüce Allah’ın son ve ekmel Dîni İslâm’ı, insanlara öğretmek üzere seçip gönderdiği son ve en büyük Peygamberi olarak on üç sene Mekke-i Mükerreme’de, çok zor şartlar altında da olsa İslâm Dini’nin iman esaslarını tebliğ etmiş, Allah’ın emirlerini bildirmiştir.

53 yaşındayken (622 yılında) Medine-i Münevvere şehrine hicret etmiş, 10 sene de orada Peygamberlik vazifesini yapmış, insanlara İslâm Dîninin bütün hükümlerini tebliğ edip bildirdikten, kendisine de üzerindeki İlahî ni’metlerin tamamlandığı Allah tarafından bildirildikten sonra, 63 yaşında iken 632 senesinde âhirete irtihâl eylemiştir.

Rasûlüllah Efendimiz Hazretleri’nin dünyâyı teşrifleri Rebîul-evvel ayının 12’nci Pazartesi gecesi sabaha karşı olduğu gibi, âlem-i bakâya irtihalleri de yine bir Rebîul-evvel ayının 12’nci Pazartesi günü olmuştur.

Salât sana, selâm sana ey Allâh’ın Resûlü.

Sen, Hâtemü’l-Enbiyâ ve ins-ü cinnin son Peygamberisin.

Sen, “Levlâke Levlâk, lemâ halaktü’l-eflak” hitâb-ı izzetinin muhâtabı ve “Ve inneke le alâ hulukın azîm” rütbesinin sâhibisin.

Sen, “âlemlere rahmet olarak gönderilmiş” Muhammed Mustafa’sın (sallallâhü aleyhi ve sellem).

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed.

MUHAMMED ALEYHİSSELÂM’IN PEYGAMBERLİK ÖNCESİ İBADET ŞEKLİ

Allah’ın son Peygamberi, Muhammed aleyhisselâm, kendisine Peygamberlik vazifesi bildirilmeden (Vahiy gelmeye başlamadan) önce, 33 yaşından 40 yaşına kadar geçen 7 senelik zaman zarfında, özellikle Haram aylar girdiğinde ( Recep, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem) Mekke yakınlarındaki Hıra (Nûr) dağında bir mağaraya çekilir, derin bir sessizlik ve sâkinlik içerisinde tefekküre dalardı.

İbrahim aleyhisselâmın Dîni üzere yaşayan tevhid ehli Mekkeliler’den, (Peygamberimizin dedesi Abdulmuttalip, Ümeyye bin Mugîre ve Varaka bin Nevfel gibi) bazı zâtlar da ara sıra, bilhassa Recep ayında Mekke civarında inzivâ yerlerine çekilirler, tefekkürle vakit geçirip ibadet ederlerdi.

Kâinâtın Efendisi’nin (s.a.v.) Nur dağındaki mağarada inzivâ (bir köşeye çekilip dünya işlerinde uzak kalma) hâlinde bulunduğu sırada ne şekilde ve önceki Peygamberlerden hangi Peygamber’in şerîatı üzere ibadet ettiği hakkında farklı rivâyetler vardır.

Güvenilir İslâmî kaynakların bildirdiğine göre; Hazreti Peygamber (s.a.v.)’in nübüvvet ve risâlet öncesi ibadeti, ibret ve tefekkür’den ibaretti.

Allah-ü Teâlâ’nın yarattığı insanları, canlı-cansız varlıkları, sayısız nimetleri düşünerek, Ulu Yaratıcı’nın kudret ve azametinin sınırızlığını tefekküre dalar, kalbinin ince seslerini dinlerdi.

Yüce ceddi (büyük dedesi) Hazreti İbrahim (a.s.) de, Peygamber olmazdan evvel bu tarzda ibadet ederdi.

Bir kısım âlimlere göre ise; O’nun (s.a.v.) nübüvvet ve risâlet öncesi ibadeti, önceki şerîatlerdan birine uygun değil idi. Çünki; O (s.a.v.) metbû (kendisine tâbi olunan, uyulan, bütün Peygamberlerin İmamı) olup, tâbi (birinin arkası sıra giden, o’na uyan) değil idi.

Muhammed aleyhisselâm’ın Nûr dağındaki Hıra mağarasında inzivâ (bir köşeye çekilip dünya işlerinde uzak kalma) hayatı bazen aylarca sürerdi.

Bu murâkabeleri (Allah’a bağlanıp kendi iç âlemine bakma hâli) esnâsında azığı, su, zeytin ve kurutulmuş ekmek’ten ibaretti. Azığı tükenince Mekke’ye iner, önce Kâbe’yi tavaf eder, sonra saâdetli hânsine gelirdi.

Hazreti Hatice’nin hazırladığı azığı alır ve vakit kaybetmeden inzivâ mahalline tekrar dönerdi. Rasûlüllah’ın (s.a.v.) bu uzlet (bir yana çekilip kendi kendine tenhâda yaşama, yalnızlık, köşesine çekilme) hayatı ilk vahyin gelişine kadar, yedi yıl boyunca devam etmiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i Şeriflerinde “Bütün Peygamberlerin Dinleri bir dir ve bütün Peygamberler (babaları bir anaları ayrı) kardeşler (gibi)’dir. Farklılık, şeriatın inançla alakalı kısmında olmayıp bazı fer’î meselelerdedir” buyurmuşlardır.

Bu Hadis-i Şerifi delil olarak getiren bazı âlimlere göre ise; O’nun (s.a.v.) nübüvvet ve risâlet öncesi ibadeti; Hazreti İsâ, Hazreti Mûsâ ve Hazreti Nûh gibi, bütün Peygamberlerin şerîatlarına uygun idi.

Buharî’yi Şerh eden Aynî (r.h), bu hususta tercih olunan görüşü şöyle özetlemektedir.

“Hazreti Peygamber (s.a.v.)’in Peygamberlik öncesi ne şekilde ibadet ettiği sorulursa, bunun ibret nazarı ile eşyaya bakmak ve kalple tefkkürden ibaret olduğnu söyleriz.

Nitekim, Kur’ân-i Kerim âyetleri ile de sâbittir ki, Hazreti Peygamber (s.a.v.)’in yüce ceddi Hazreti İbrahim (a.s.) de, Peygamber olmazdan evvel bu tarzda ibâdet ederdi “.

Netice olarak ifade etmek isteriz ki; bütün Ehl-i Sünnet âlimlerinin ittifak ettiği nokta, Rasûlüllah (s.a.v.) Nübüvvet ve Risâlet ile me’mur olunmazdan evvel, Hıra mağarasında “ibret nazarı ile eşyaya bakarak kalbî tefekkürlere dalmış, mübârek kalbine İlahî nur ve feyz tecellî etmiş ve Yüce yaratıcı Allah-ü Teâlâ’dan başka herşey hatırından silinmiştir.

Nitekim, o günlerde Araplar arasında, “Duydunuz mu? Muhammed (s.a.v.) Rabbine âşık olmuş” diye O’nun (s.a.v.) bu esnadki hâli konuşulmuştur.

Kâinâtın Efendisi, Allah’ın son Peygamberi Muhammed aleyhisselâm 40 yaşına geldiklerine, Nur dağının Kâ’be-i Muazzama’ya bakan zirvesindeki “Hıra” mağarasında; “Seni yoktan vâr eden Rabbinin adıyla veya bizzat O’nun (c.c.) adını oku,” diye İlahî Vahiy gelince, O Hazretin (s.a.v.) mübârek kalbine İlahî nur ve feyz tecellî etmiş ve Allah-ü Teâl’dan başka her şey hatırından silinmiş, (kalbi ile Rabbi’nin adını Allah, Allah diye zikretmiş, okumuş) artık yep yeni bir Nübüvvet ve Risâlet hayatı başlamıştır.

Önemli Bir Hâtıra:

Âlemlerin Efendisi Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in nübüvvet ve risâlet öncesi ibâdetine atfen, (o konu incelenirken, ona bağlı olarak) Nur dağında yaşanmış bir hâtırâyı, muhterem okuyucularımızında bilmesi bakımından burada nakletmenin faydalı olacağı kanaatindeyiz.

Şimdi sizleri; yalan söylemeyeceğine inandığımız ve ismi bizde mahfuz bulunan bir Hacı kardeşimizin Hıra-Nur dağını ziyâreti esnasında yaşadığı ve bize anlattığı, ayrıca, Fetih Dergisinin Ağustos 1993 tarihli sayısında da “Peygamberimizin İlk İbadeti” başlığı altında yayınlanmış bulunan o hâtırâ ile başbaşa bırakıyoruz..

“21 Zilhicce 1412, 22 Haziran 1992 Pazartesi günüydü.

Yedi kişilik bir grup arkadaş, erken saatlerde Sabah Namazını Harem-i Şerif’te edâ ettik, bir minibüs kiralayarak Hıra-Nur dağını ziyâret maksadı ile yola çıktık.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) yıllarca Mekke-i Mükerreme’den zor şartlar altında gidip geldiği ve zaman zaman orada günler, hattâ haftalarca kaldığı, ilk vahy-i İlâhî’ye mazhar oluğu Hıra mağarasına varmak, orada O Ulu Hazretin (s.a.v.) teneffüs ettiği havayı bilfiil teneffüs etmek istiyorduk.

Nur dağının dibine varıp, (belki Rasûlüllah’ın (s.a.v.) en tâze, bozulmamış, değiştirilmemiş fiîlî hâtıralarının bulunduğu) patika yolda tırmanışa geçtiğimizde baktık gördük ki, gönülleri Rasûlüllah (s.a.v.) aşkı ile tutuşmuş, dünyanın değişik ülkelerinden gelmiş genç- yaşlı, çok sayıda ziyaretçi de o yollardaydı.

Yaklaşık bir saatlik yaya yürüyüşü sonucunda, kim bilir! inşâAllah, Allah Rasûlü’nün (s.a.v.) eseri üzerinden (mübârek ayaklarının izine isâbet etmiş olarak) yürüyorduk. Güneş doğarken o mübârek dağın nurlu tepesine çıkmış, güneşle orada karşılaşmıştık.

Rahmânın misâfirleri olan Hacılar oracıkta müsâit buldukları kayaların üzerinde, Nur menbaı Kâ’be-i Muazzama’ya dönmüş teşekkür ve duha namazlarını edâ ediyorlardı. Mağara’nın ağzında çok fazla izdiham vardı. Bütün hacılar içeriye girebilmek, orada secde-i Rahmân’a gidebilmek için uğraşıyor, hatta mağaranın daracık girişinde aynı anda iki kişi girmeye kalkışınca, sıkışıp zorlanıyorlardı.

Mağara’nın içine kadar girmeye uğraşarak, bazılarının yaptığı gibi hacılara eziyet vermeyeyim diye mağaranın kapısından içeri baktım, havasını ve güzel kokusunu teneffüs ettikten sonra geri döndüm. Mağaranın Beytullah’a bakan üst kısmında ayakta durdum, Beytullah’ı doya doya temâşa (hayran hayran seyr) ettim.

Allah kabul buyursun. Rızâ-i Bârî için teşekkür ve duhâ namazımı taşların üzerinde edâ ettim.

Sonra, “yâ Rabbi, Habîbinin yüzü suyu hürmetine” diye duâlarımı yaptıktan sonra, teşekkür için boynumu büküp, kalbî bir huzûr ve feyz-i Peygamberî’ye kavuşmak, ümîdi ile gözlerimi yumduğumda, (Allah riyâ’dan saklasın) tarif edemeyeceğim bir ma’nevî hazza (huzur ve tad) mazhar oldum.

Şu kadarını açık ve net olarak ifade edebilirim ki; O mübârek makamda Rasûlüllah Efendimiz’e (s.a.v.) Nübüvvet ve Risâlet müjdesi ve ilk vahiy olarak gelen İlâhî fermânın yani Alak Sûresinin ilk âyetlerinin Nur Dağı’nın (oturduğum yer de dâhil olmak üzere) bütün taşlarının üzerine İlahî bir kalemle nurdan harflerle yazılmış olduğunu gördüm.

Öyle ki; Ne tarafa baksam: “İkra’ Bismi Rabbikellezi halak; Halakal insâne min alak” kavli-kerîmi bütün taşlara nakşedilmişti. Yani: “Ey Habîbim! Yaratan Rabbinin adı’nı oku. (Allah, Allah de) O insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku, ki senin Rabbin sonzuz kerem sâhibidiryazılıydı..

Biz de bu vesîle ile ve aynı hislerle, o kardeşimizi tebrik edip, bütün inananlarla beraber böyle ma’nevî hazlara, dünyâda kalbî huzur ve feyzlere, ukbâ’da Efendimiz’in (s.a.v.) şefâat ve himâyelerine mazhar olmamızı Yüce Mevlâ’mızdan niyaz ederiz.

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidina Muhammed.

MUHAMMED ALEYHİSSELAM PEYGAMBERLERİN SONUNCUSUDUR

Yüce Allah (c.c.) kesin olarak ferman buyurdu ki; Muhammed (Aleyhisselâm) Peygamberlerin sonuncusu olup âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Allah-ü Teâlâ Kur’ân-i Kerim’de bu hususta Enbiyâ Sûre-i Celîlesinde şöyle buyurur.

(Habîbim!) Biz Seni âlemlere (başka bir şey için değil) ancak rahmet için gönderdik. (El- Enbiyâ: 107)

Muhammed aleyhisselâm; dünyâda mü’minlere de, kâfirlere de rahmettir.

Kâfirlerin toptan helâk olmalarını, köklerinin kazınmasını istememesi, âhiret hayâtına âit bildirdiği haberleri yalanlayan, eğer söylediğin doğru ise o azâbı getirde görelim diye israrla ve tekrar tekrar istemelerine rağmen, umulur ki; îman ve tevbe ederler diye, onların hakettiği azâbın te’hîrini, geciktirilmesini istemesi onlar için bir rahmettir.

İnsanlar, küfür, cehâlet ve sapıklık içinde iken o, bunların fevz-ü sevâba, kurtuluş ve doğruya ulaşmalarını istemiş, kendilerini her zaman Hakka da’vet etmiş, onların gidecekleri doğru yolu göstermiştir.

İbni Abbas radıyAllahü anhümâ der ki; O’nun (s.a.v.) rahmeti îman edenlere de, etmeyenlere de şâmildir.

Îman edenler de, etmeyenler dünyâda da, âhirette de o rahmetten nasıybedârdır.

Îman etmeyenlere gelince: Onlar da istiysâl (kökünden koparıp çıkarma, kökünü kurutma) azâbının teehhuru (sonraya, geriye kalma, gecikme) sâyesinde bu rahmetten fâidelenmişlerdir.

Allah-ü Teâlâ Ahzâb Sûre-i Celîlesinde şöyle buyurdu.

Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir.

Lâkin O, Allah’ın Resûlü ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin. O’nu sabah akşam tesbih (ve tenzih) edin. (Allah’ı her an hatırda tutun, hiç unutmayın).

O, (Allah) sizi karanlıklardan (küfür ve ma’siyetden) aydınlığa (îman ve tâat nûruna) çıkarmak için üzerinize melekleri ile berâber rahmetini indirendir. (Allah rahmet eder, melekler istiğfâr eder). O, (Allah c.c.) mü’minlere çok merhametlidir.

Kendisine kavuşacakları gün onlara (mü’minlere) edeceği sağlık dileği, (meleklerin dilinden) selâmdır. (Allah) onlar için cömertçe, çok şerefli bir mükâfat hazırlamıştır.

Ey şanlı Peygamber! Biz seni hakîkaten (kendilerine Peygamber olarak , gönderildiğin insanların Seni tasdîk veya tekzîb ettiklerine, inanıp itâat ettiklerine veya inkâr edip yalanladıklarına, iyi amel ve hareketlerde bulunup bulunmadıklarına) bir şâhid, (Seni tasdîk edenlere Cenneti) müjde edici ve (Seni yalanlayanları cehennem ile korkutucuy) bir uyarıcı ve Allah’a O’nun emir ve (teysîri, kolaylaştırması ve yardımı ile) bir da’vetci ve nûr saçan bir kandil olarak gönderdik.

(Habîbim! Sevgili Peygamberim!) . Allah’dan kendilerine cidden büyük bir fazl-u kerem inâyet buyurulmuş olduğunu (cömertce iyilik ve sınırsız ikramlar hazırlanmış olduğunu ve kendilerine nasîb olacağını) mü’minlere müjdele.

(El- Ahzab:41-47)

Muhammed aleyhisselâm, son Peygamber olarak gönderildikten sonra, kadın olsun, erkek olsun bütün mükellef insanlar ancak O’na ve O’nun âlemlerin Rabbinden getirdiği Kitâb’a (bütün semâvî kitapların hükümlerini içinde toplayan son hak kitab Kur’ân-i Kerim’e) îmân edip, o kitâbın gösterdiği yoldan giderek, son Peygamberin yoluna (sünnetine, getirdiği Dînin hükümlerine) uygun olarak yaşayarak dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşabilir ve ancak onlar, nezd-i İlâhîdeki şefâat-ı kübrâsından istifâde edebilirler.

Cenâb- Hak celle celâlühü, Esmâ-i Hüsnâsından, Zâtının güzel isimlerinden Raûf ve Rahîm sıfatlarını yalnızca O’na (s.a.v.) vermiştir.

Başka hiç bir Peygamber’e böyle bir ikramda bulunmadığı, Habîbi Muhammed Aleyhiselâm’ın şânı ve Peygamber olarak gönderilişi hakkında Yüce Allah (c.c.) mukaddes kitâbı Kur’ân-i Kerimde şöyle buyurur.

(Ey insanlar!) Şânım hakkı için (söylüyorum ki;) size, kendinizden, (sizin cinsinizden, bir insan olup melek olmayan, sizin en şerefliniz olan) gâyet izzetli bir Rasûl, şânı yüce bir Peygamber geldi.

O sizin üstünüze hırs ile titriyor. Sizin zorlanmanız, sıkıntıya düşmeniz O’na pek ağır gelir.

O raûf ve rahîm (gâyet ince bir şefkat sahibi, fıtraten pek ziyâde merhametli) dir. (Et-Tevbe:128)

BİR ARAB ŞÂİRİN DİLİNDEN PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)

Muhammed aleyhisselâm, Allah’ın habîbidir.

Fazilet ve üstünlükte O’nun benzeri aslâ yaratılmamıştır. Kâinâtı aydınlatan nûr O’nun nûrundan yanmaktadır. Cebrâil aleyhisselâm O’nun güzellik köşkünde ilân etti,

Yeryüzünün tadı, tuzu, gözlerin sürmesi,

Hidâyet ve saâdetin kaynağı,

En yüce ahlâk ve şerefin sâhibi,

Güzel ahlâkın tamalayıcısı,

Kâinâtın iftihar kaynağı,

Ahmet aleyhiselâmdır O.

Şâhid olun, müjde bize, müjde bize,

O’nun sâyesinde saâdet ve hidâyet nasîp oldu bize.

MUHAMMED ALEYHİSSELAM’IN ALLAH KATINDAKİ DEĞERİ VE ÜSTÜN MEZİYYETLERİ

Peygamberlerin her hususta en üstün ve en büyük olanı, şüphesiz âlemlere rahmet olarak gönderilen bizim Peygamberimiz, Muhammed aleyhisselâmdır.

Cenâb-ı Hakk; O’nu (s.a.v.) Zâtına “habîb” en sevgili kulu ve Peygamberi kılmış, Peygamberlerinin sonuncusu olarak gönderdiğini îlan buyurmuştur.

O’nun (s.a.v.) hakkında: Habîbim! “Biz Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”, “Gerçekten Sen en yüce ahlâk üzeresin.” buyurmuştur.

Peygamberimiz’den (s.a.v.) evvel gönderilen Peygamberlerden çoğu, belli bir kavme veya bölgeye Peygamber olarak gönderilmiş, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise, bütün insanlığa, bütün mahlûkâta, bütün kâinâta yani onsekiz bin âlemin tamâmına rahmet olarak gönderilmiştir. Cenâb-ı Hakk celle celâlühü; her şeyden evvel Muhammed aleyhisselamın nûrunu ve rûhunu yaratmış ve Muhammed Aleyhisselâm hakkında: (Habibim! “Her şey’i Senin için yarattım. Sen olmasaydın, Sen olmasaydın, Seni yaratacğımı ezelde takdir etmemiş (başlangıcı olmayan geçmiş zamanda isteyip, sevip, yaratacağımı kararlaştırmış olmasaydım) hiç bir şeyi yaratmazdım”. buyurmuştur.

Muhammed Aleyhisselam’ın üstün vasıfları Tevrat, İncil ve Zebur’da övülüp anlatılmış ve âhir zaman nebîsi olduğu, Peygamberlerin sonuncusu olarak geleceği müjdelenmiş ve, her Peygamberin dilinden ümmetlerine haber verilmiştir.

Cenâb-ı Hakk, Kelime-i şehâdette, ezanda, ikâmette, namazdaki teşehhüdde, birçok duâlarda ve Cennette, Zâtı’nın ismi ile O’nun (s.a.v.) ismini beraber zikretmiştir.

O’na (s.a.v.) salevât okumak âyet-i kerime ile emredilmiştir.

O’na (s.a.v.) kimse muallimlik (öğreticilik, hocalık) yapmamış, kimseden bir şey öğrenmemiş, Allahü teâlâ O’na (s.a.v.), her ilmi, her üstünlüğü bizzat kendisi öğretip vermiştir. Allahü teâlâ, diğer bütün Peygamberlere; (ya Âdem, ya Musa, ya İsâ) diyerek ismi ile hitap buyurmuştur.

O’na ise (s.a.v.) “Yâ Eyyühennebiyyu, Yâ Eyyüherrasûlü”, Ey şanlı Peygamber! diye özel hitapta bulunmuştur.

Namazda tahiyyâtta, “Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtühü” okuyarak, O’na selâm vermek emrolundu. O’ndan (s.a.v) başka hiç bir Peygambere böyle söylemek câiz olmadı.

Her Peygamber kendi milletine, O (s.a.v.) ise, (s.a.v) her millete Peygamber olarak gönderilmiştir.

İftirâ’ya uğrayan ( aslı olmayan, yapmadığı, hiç alakası olmadığı halde aleyhine bir suç yüklenen) her Peygamber, iftirâlara kendisi cevap vermiş, fakat O’na (s.a.v.) yapılan iftirâlara bizzat Allahü teâlâ cevap vermiştir.

Cebrail aleyhisselâm O’na (s.a.v.) 23 senne zarfında, 24 bin kere gelmiş, başka Peygamberlere ise pek az gelmiştir.

O’nu (s.a.v.) ismi ile çağırmak, yanında yüksek sesle konuşmak haram kılınmıştır.

Eshâbının hepsi, Peygamberler hariç, bütün insanlardan üstündür. O’nun (s.a.v) ümmeti de bütün ümmetlerin en üstünüdür.

O’nu (s.a.v.) ve ehl-i beytini (Hazreti Peygamber’in (s.a.v.) hâne halkını, yakın akrabâsını) sevmek farzdır.

Muhammed aleyhisselâm’ın (s.a.v.) çocukluğundan îtibâren, irtihâline kadar dâimâ üzerinde bir bulut bulunmuş, O’nu (s.a.v.) takip ederek, üzerine gölge olmuştur.

Mübârek hanımları mü’minlerin anneleri idi ve Hazreti Peygamber’in (s.a.v.) irtihâlinden sonra onlarla evlenmek başkalarına haram kılınmıştır.

O, (s.a.v.) önünden gördüğü gibi, arkasından da görürdü.

Mübârek teri, gül gibi güzel kokardı.

Uzun kimselerin yanında iken, onlardan yüksek görünürdü.

Güneş ve Ay ışığında gölgesi yere düşmezdi.

Üstüne sinek ve başka hiçbir böcek konmazdı.

Çamaşırları, ne kadar çok giyse de hiç kirlenmezdi.

Taş üstüne basınca izi kalır, kum üstünde iz bırakmazdı. Sözleri çok net ve veciz (kısa, öz, derli toplu) idi. Az kelime ile çok şey anlatırdı.

Dünya’dan ayrılma vakti geldiğinde, Azrail aleyhisselâm, içeri girmek için O’ndan (s.a.v.) izin istemiştir. Başka hiç kimseden izin istemedi.

 

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN (S.A.V.) HAYATINDA PAZARTESİ GÜNÜ

Ahmed ibni Hanbel (r.h.), Müsned’inde Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in hayâtında Pazartesi gününün çok mühim yer ve mânâları olduğunu söyler ve tesbitlerini şöyle sıralar.

1- Peygamber Efendimiz (s.a.v), Pazartesi günü doğdu.

2- Peygamberlik vazifesi ile vazifelendirilmeden önceki gençlik yıllarında, Kâ’be’nin inşaatı esnâsında, Hacer-ül Es’ad’ın yerine konulması husûsunda Mekkeliler arsında çıkan ihtilâfı (anlaşmazlığı, kimsenin i’tiraz edemiyeceği bir hal çâresi ile) en güzel şekilde tatlıya bağlayarak, bir Pazartesi günü Hacer-ül Es’adı kaldırıp mübârek elleriyle yerine koydu.

3- Peygamberlik vazifesi bir Pazartesi günü verildi.

4- İlk vahy’e (Allah tarafından bir Peygamber’e bildirilmesi istenen emir ve hükmün,Vahy Emîni olan Melek tarafından yani Allah tarafından Peygamberlere emir veya yasaklara âit hükümleri getirmeye me’mur olan Cebrâil aleyhisselâm tarafından, Kur’ân âyetlerinin getirilmeye başlanmasına) Pazartesi günü mazhar oldu.

5- Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret için Pazartesi günü yola çıktı.

6- Medîne-i Münevvere’ye Pazartesi günü vardı.

7- Ve bir Pazartesi günü dâr-ı bekâ’ya intikâl ederek Yüce Mevlâ’sına kavuştu.

Cennet’te, ehli cennet’e da’vet ve ziyâfeti de Pazartesi günü olacaktır.

Şânı Yüce, merhameti sınırsız, keremi hudutsuz olan Rabbımızdan hâlisâne niyâzımız; inananlar olarak hepimizi Zâtı’na lâyık bir kul, Habîbi’ne lâyık bir ümmet eylemesi ve rahmet ve mağfireti ile Habibi’nin şefâatına mazhar buyurmasıdır.

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed

ÂLEMDE EN BÜYÜK VE EN ŞEREFLİ DOĞUM  
 
İsim
Email