Şükran Günü ve İslam'da Şükür
Image“Şükran Günü” vesileyle; biz de “Mü’min Gönüllere Islâm’da Şükür ve Önemi”ni bir kere daha hatırlatalım istedik.


ŞÜKRAN GÜNÜ VE İSLÂM’DA ŞÜKÜR Bilindiği üzere; Kuzey Amerika kıt’asında (Kanada’da Ekim ayının ikinci haftası Pazartesi, Amerika’da ise) Kasım ayının dördüncü haftasının Perşembe günü, bu ülkelerin insanlarının inanışlarına göre “Allah’a Şükran” günüdür.

İyiliğe karşı iyilik yapmak, iyilik gördüğü kimseye teşekkür etmek güzeldir ve bir insanlık vazifesidir.

Her şey’i yoktan vâreden, sonradan vâr olan her şey’in sâhibi ve mutlak mâliki olan Allah-ü Teâlâ’dır.

Verdiği sayısız ni’metler karşısında, aklı olan her insanın Allah-ü Teâlâ’yı tanıması, hatırlaması, saygısını göstermek için O’na şükretmesi elbette güzeldir.

Ancak; her akl-ı selîm sâhibi kabul eder ki, Allah’a ve verdiği sayısız ni’metlere şükür için, “senede bir günü şükran günü veya bayram ilan etmek” yetmez.

İslâm inancına göre şükür; insanın her zaman, her yerde ve her şart altında Allah’a saygılı olması, verdiği sayısız ni’metler karşısında ni’metin sâhibini tanıması, O’na teşekkür etmesi, bunu hayatında yaşaması ve ömür boyu devam ettirmesidir.

“Şükran Günü” vesileyle; biz de “Mü’min Gönüllere Islâm’da Şükür ve Önemi”ni bir kere daha hatırlatalım istedik. Islâm’da Şükür; mükellef çağa geldikten itibaren erkek olsun, kadın olsun her insanın, başta akıl ve sağlık ni’metleri olmak üzere, sâhip olduğu bütün ni’metlerin Allah’tan geldiğini bilmesi,

Yalnızca Ramazan’da, Bayramlar’da, Kandi Geceleri’nde veya senede bir veya bir kaç gün değil, hayâtının sonuna kadar, ni’metleri vereni her gün hatırlayarak dili ile hamd ve teşekkür, bedeni ile O yüce makâm’a secde etmesi, Allah-ü Teâlâ’nın yarattığı ve mükellef tuttuğu insan oğlu tarafından yapılmasını ve yapılmamasını istediği hususları onlara öğretmek üzere ,kendi aralarından seçip gönderdiği Peygamberi vâsıtasıyla bildirdiği emirlerini samîmi olarak yapmaya, yasak ettiklerinden (haramlardan) da sakınmaya ve Allah’ın verdiği ni’metleri Allah’ın istediği, Peygamberin yaşayarak öğrettiği şekilde ve yerinde kullanmaya çalışmak.” demektir.

Şu husus da iyi bilinmelidir ki; Allah’a ve gönderdiği Peygambere ve o Peygamberin Allah’tan getirip insanlara bildirdiği hakîkatlere inanan, inandığını söyleyen kadın-erkek her kes, Allah’a ve verdiği ni’metlere şükrederken, kendi hâline de şükretmeli, Allah’ın taksîmâtına râzı olmalı, başkalarını kıskanmamalı, haset etmemeli, başkalarına karşı üstünlük taslamamalı, kendini beğenmişlik hastalığına yakalanmamalı, kendisi için uygun görmediği hiç bir şey’i başkası için de uygun görmemelidir ki, gerçek bir mü’min olabilsin.

Unutulmamalıdır ki; Allah-ü Teâlâ’nın, koyduğu hükümleri insanlara tebliğ etmek, yaşayarak öğretmek üzere secip gönderdiği son Peygamberi, bizim Peygamberimiz, Muhammed aleyhisselâm: “Bir Müslüman, kendisi için istediği herhangi bir iyiliği, başka bir Müslüman için de aynı şekilde istemezse ve kendisine gelecek bir kötülüğü istemediği halde, o kötülüğü başka bir Müslüman için isterse, o (tam olarak) îman etmiş sayılmaz. (O iyi bir mü’min , gerçek bir Müslüman değildir)”. buyurmuşlardır.

Her türlü ni’meti yaratan Yüce Allah’ın beyânına göre; Ni’mete şükür, o ni’metin elden gitmesine karşı emân yani o ni’metin devâmı için bir güvencedir. Ni’mete kavuşunca şükreden, belâya uğrayınca sabreden, haksızlık yapınca af ve özür dileyen, zulme uğrayınca bağışlayan, emniyet ve hidâyette, gönül huzûru içinde ve doğru yoldadır.

Bir ni’metle her karşılaşışta, şükrünü yenileyene, Allah (c.c.) onun her şükrüne karşı sevâp verir ve o ni’meti bereketlendirir.

Kim de, “biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden eksiltilme (sâhip olduğu imkanların elinden bir anda gidivermesi ) imtihanı gibi bir imtihanla karşılaşınca, başına gelen musîbete sabreder, "Innâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn" Biz, Allah’ın (dünyada takdîrine teslim olmuş kulları)yız ve biz (âhirette( yine O’na döneceğiz, Allah verdi, Allah aldı derse, (ve her hatırlayışta bunu tekrar ederse) onlara Rablerinden mağfiret ve rahmet vardır. Ve işte onlar, hidâyete erenlerin, doğru yolda ve doğruluk üzere olanların tâ kendileridir.. (el- Bakara:155-157)

İNSANLIK TARİHİ BOYUNCA ŞÜKREDENLER DÂİMÂ AZ OLMUŞ VE KIYÂMET GÜNÜNE KADAR DA AZ OLACAKLARDIR
Her şey’i yoktan vâr eden, yarattığı bütün canlılara hayat ve rızık veren Yüce Allah (c.c.), Kur’ân-ı Kerim’de pek çok sûre ve âyet-i kerimelerde ; “insanlara çok çeşitli ve bol nimetler verdiğini, fakat insanların çoğunun şükretmediğini, şükredenlerin az olduğunu, kıyâmete kadar da şükredenlerin az olacağını” bildirmektedir.

Bu acı gerçeğin delîli olan âyet-i kerîmelerden bazıları: Allah-ü Teâlâ buyuruyor ki: Ey kullarım! “Bana şükredin, nankörlük etmeyin ! (Bakara: 152) “Eğer, şükrederseniz elbette size olan ni’metimi artırır, bol bol veririm”. (Ibrahim: 7, Fâtır: 30, Hac: 36) Kudretimizin eseri olarak, sizin istifadeniz için, sizin emrinize itâatkâr birçok hayvan (canlılar) yarattık. Onlardan kimine biner, kimiyle yüklerinizi taşırsınız. Kiminin etinden yer, sütünden içersiniz. Kiminin yününden, derisinden vesairesinden istifade edersiniz. Istifâdenize sunulan bu hayvanlar (ile, akıl ve sağlık ni’meti başta olmak üzere Allah’ın size verdiği) saymaya kakışsanız sayamayacağınız kadar çok ni’metler, size Allah’a şükretmeniz için verilmiştir. (Yâsin: 71-73, “Fakat insanların çoğu şükretmediler. Şükretmezler. Benim şükreden kullarım pek azdır”. “İnsanların çoğu şükretmez” buyurulan diğer âyet-i kerîmeler: (Bakara: 243, Yunus: 60, Neml: 73, Mü’min: 61) (Secde: 9, Sebe: 13, A’raf: 10, Mü’minûn: 78, Nahl: 78, Mülk: 23)

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN (S.A.V.) İFADELERİ İLE ŞÜKÜR
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in muhtelif zamanlarda ve muhtelif yerlerde, ashâbına yaptığı nasihatler ve içinde şükür ifadeleri geçen mübârek sözlerden bazıları: Ey insanlar! Biliniz ki; “Allah’a ve Allah’tan gelenlere, Peygambere ve Peygamberin Allah tarafından getirdiklerine inananların Allahü Teâlâ’nın sayılamayacak kadar çok olan bütün ni’metlerine şükretmiş sayılmaları; namazlarını hakkıyla kılmalarına bağlıdır.

Ey Allah’ın kulları! Namazlarınıza dikkat ediniz. Biliniz ki Namaz, şükrün bütün aksâmını câmidir. (her çeşidini içinde toplar). İnananlara, Mi’rac hadiyesi olan Namazlarını doğru ve hakkıyla kılanlar, Allahü Teâlânın sayılamayacak kadar çok olan ni’metlerine şükretmiş olur. Namaz kılmayanlar ise, Allah’a şükretmemiş, nankörlük etmiş olurlar.

Allah-ü Teâla: bir Hadis-i Kudsî de; “Sabah ve akşam Beni zikreden, günde beş vakit namazını kılarak ibadet ve itâat edenler şükretmiş, da’vetimi unutanlar, nankörlük etmiş olur.

Bir kimse, kendine verdiğim ni’meti benden bilip kendinden bilmezse, ni’metlerin şükrünü edâ etmiş olur. Bir kimse de, rızkını kendi çalışması ile bilip, benden bilmez ise, ni’metin şükrünü edâ etmemiş olur”. buyurur. Ey insanlar! Biliniz ki; “Sahip olduğu bir ni’met için, Allah’a şükreden daha iyisine kavuşur.

Bir ni’meti yedikten veya içtikten sonra, Elhamdülillah diyen, o nimetin şükrünü edâ etmiş olur. Cennetin bedeli “Lâ ilâhe illAllah”, nimetin bedeli “Elhamdülillâh” dır.

Insanlara teşekkür etmeyen kimse, Allah’a şükretmez. Az’a şükretmeyen de, çoğa şükretmez. Allah’ın ni’metini zikretmek şükür, bahsetmemek ise, nankörlüktür.

Ni’mete şükür, o ni’metin gitmesine karşı emân ve güvence’dir. Ni’mete kavuşunca şükreden, belâya uğrayınca sabreden, haksızlık yapınca af dileyen, zulme uğrayınca bağışlayan, emniyet ve hidâyet (gönül huzûru ve doğru yol üzere)dir.

Mü’min kabirde doğru cevap verince, hemen o anda kabrin sağ tarafından ay yüzlü bir kişi çıka gelir. (Ben senin, dünyada, sabrından ve şükründen yaratıldım. Korkma! Ben kıyâmete kadar, sana yoldaş olmak üzere gönderildim) der ve onu yalnız bırakmaz.

Mahşer gününde “Şükredenler gelsin!” diye nidâ edilir. Sonra onlar bir bayrak altında Cennete sevkedilirler. (Onlar geçerlerken) Allahın me’murları: “ey mahşer halkı; bunlar, darlık ve genişlikte, her hâl-ü kârda Allah’a şükredenlerdir.” diye î’lân ederler.

ŞÜKÜR: Nİ’METİN SÂHİBİNİ TANIMAKTIR
Şükür, ni’meti değil, ni’meti vereni bilip tanımak, ve gereğiyle amel etmektir.

Ni’met sâhibini; hakîki (gerçek) ve mecâzî (kendi öz mânâsı ile kullanılmayıp benzetme yolu ile başka bir mânâda kullanılmak) olmak üzere, iki kısımda değerlendirmek lazımdır.

1- Ni’meti yoktan vâr edip yaratan Yüce Allah (c.c.). 2- Allah’ın lütf-u keremi ile ni’metlerinden bol bol vererek kendisine ihsânda bulunduğu, gerek serveti ile, gerekse makâmı ile geniş imkan sâhibi kıldığı insanlar.

Hiç şüpye yok ki, insanlara her iyiliği yapan, en büyük iyilik olarak, yok iken vâr eden, en güzel şekli veren, lüzumlu uzuvları, kuvvetleri ihsan eden, herbirini bir âhenk ile işleterek sıhhat veren, diğer canlılardan farklı larak akıl ve zekâ bahşeden, çoluk-çocuk, ev, ihtiyaç eşyası, güzel güzel,çeşit çeşit yiyecek, içecek ve giyeceklerimiz yaratan Yüce bir Sâhib’e, bu ni’metleri sebepsiz, karşılıksız ihsân eden ve bize hiç ihtiyacı olmayan, sonsuz kuvvet, kudret sâhibi olan Allahü Teâlâ’ya şükretmemek, kulluk hakkını ödememek çok büyük kabahat, çok büyük zulüm ve nankörce bir hareket olmaz mı?

Hele, O’na ve ni’metlerin O’ndan geldiğine inanmamak, veya bunları başkasından bilmek, en büyük zulüm, en çirkin yüz karası ve en büyük ayıp olmaz mı?

ALLAH-Ü TEÂLA’YA ŞÜKRETMEK:
Ni’metlerin yaratıcısı, gerçek sâhibi ve mâliki olan Yüce Allah’a şükür; kalb, dil ve diğer azâlarla yapılır. Kalb ile Şükür; iyiliğe niyet ederek onu yapmaya çalışmakla ve yapmakla olur.

Dil ile Şükür; sâhip olduğu bir ni’meti yemeye, içmeye veya kullanmaya başlarken Yüce Yaratıcı’yı hatırlayarak ismini anmakla; “Bismillahirrahmanirrahim, demekle, yedikten, içtikten ve kullandıktan sonra ise, “Elhamdülillah” diyerek şükrünü açıklamakla olur. Şükrü dil ile ifade etmek çok önemlidir.

Bu vesile ile burada, dil ile şükrün önemini anlatan, Taberânî’nin kaydettiği bir hâdiseyi nakletmekte fayda var.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.): Bir keresinde; Meclisinde bulunan bir kimseye (Nasılsın?) buyurdu. O kimse, (iyiyim) dedi. Rasûlüllah (s.a.v.): tekrar: (Nasılsın?) buyurdu. O kimse, (iyiyim) dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) üçüncü defa sorunca o kimse, (Elhamdülillah iyiyim) dedi. Bunun üzerine, Rasûlüllah (s.a.v.): “İşte senden bu cevâbı bekliyordum. Bunun için soruyu tekrarladım.” buyurdu.

Uzuvlarla Şükür: Günde beş vakit Namaz kılmak, haftada bir Cuma namazı kılmak ve Allahü Teâlânın verdiği nimetleri yerli yerinde, O’nun istediği, sevdiği yerlerde ve hakkıyla kullanmakla, Allah’ın Peygamberi vâsıtasıyla kullarına bildirdiği Dînin hükümlerine uygun bir hayat yaşamaya çalışmakla olur.

Allah’ın verdiği ni’metlere karşılık şükretmesi gereken insan, o ni’metlerle günah işlerse, şüphesiz ki Yüce Yaratıcı’ya karşı nankörlük ve büyük saygısızlık etmiş olur. Bu hususun delîli olan bir hadis-i kutsî’de Cenâb-ı Hakk: “Beni anan, Beni dâima hatırında tutup, (sabah ve akşam ) zikreden, günde beş vakit namazını kılarak ibadet ve itaat edenler şükretmiş, dâvetimi unutanlar, nankörlük etmiş olur. Bir kimse, kendine verdiğim ni’meti benden bilerek dili ile ile söylerse ni’metlerin şükrünü edâ etmiş olur. Bir kimse de, rızkını kendi çalışması ile bilip, benden bilmez ise, ni’metin şükrünü edâ etmemiş, nankörlük etmiş olur”. buyuruyor.

İYİLİK YAPAN İNSANLARA KARŞI ŞÜKÜR:
Gördüğü iyiliğe karşı, teşekkür edip iyilik yapmak, insanlık vazîfesidir. Gördüğü iyiliği anmak suretiyle ihsân edeni övmektir. Iyilik edene, mal ile, hizmet ile karşılığı yapılır. Bunu yapamayan, teşekkür ve duâ eder. Iyiliğe karşı, iyilik yapmak, aklın emrettiği bir vazîfe ve borçtur. Meseleyi biraz daha net anlaşılşır halde takdim edebilmek için bir misal ile anlatmaya çalışalım.

Aklı başında bir kimse düşünelim! ihsan sâhibi, (cömert, yardımsever ve yaptığı iyiliği başa kakmayan) bir kişi veya makam tarafından düzenli olarak ihtiyaçları karşılansa, her ay yemesine, içmesine, barınmasına ve diğer ihtiyaçlarınına yetecek kadar para verilse bu kimse, o ihsan sâhibini her yerde övmez, o’na teşekkür etmez ve iyiliklerini anlatmaz mı?

Her zaman o’nun sevgisini, teveccüh ve memnûniyetini kazanmaya uğraşmaz mı? O’nu, elinden geldiği kadar, dertlerden, sıkıntılardan uzak tutmaya, icâbında kendi nefsini tehlikeye atarak efendisini korumaya çalışmaz mı? Şâyet o kişi, yapması gereken vazifelerini yapmaz, kendisine sâhip çıkan, ihtiyaçlarını karşılayan ihsan sâhibine kıymet vermese, nankör insan! diye ayıplanmaz, icâbında cezâlandırılmaz mı?

Günümüz dünyasında, ihsan sâhibi kişi ve makamların hakkına böyle riâyet edilmesi gerekiyor, teşekkür ediliyor ve edilmesi gerekiyor da, her ni’metin, her iyiliğin hakîki sâhibi olan, hepsini yaratan, gönderen, Allah-ü Teâlâya şükretmek, O’nun beğendiği, istediği şeyleri yapmak gerekmez mi?

Elbette, en çok O’na şükretmek, O’nun hakkını gözetmek ve O’na ibâdet etmek gerekir.

Çünkü, O’nun ni’metleri yanında başkalarının iyilikleri, denizin suları yanında bir damla kadar bile değildir.

İşin gerçeği: İhsan sâhibi insanlardan gelen iyilikleri de, onları sebep kılarak yine O göndermektedir.

Bunu böyle bilmek ve böyle inanmak îmandan’dır.

İKİNCİ BİN YILIN MÜCEDDİDİ BÜYÜK ÂLİM İMÂM-I RABBÂNÎ (K.S.) HAZRETLERİNE GÖRE ŞÜKÜR
Imâm-ı Rabbânî Ahmed-ül- Fâruk es-Serhendî (k.s.) Hazretleri Mektûbât-ı Rabbânî adlı eserinde şükrü şöyle anlatır:
Insanın, saymaka kalkışsa sayamıyacağı kadar çok ni’metleri gönderen Allahü Teâlâ’ya gücü yettiği kadar şükretmesi insanlık vazifesidir. Aklın emrettiği bir vazife ve borçtur.

Fakat, Allahü Teâlâ’ya yapılması îcâp eden bu şükrü yerine getirebilmek, kolay bir iş değildir. Çünkü, insanlar, yok iken sonradan yaratılmış, zayıf, muhtaç, ayıplı ve kusurludur. Allahü Teâlâ ise, hep var, sonsuz vardır. Ayıplardan, kusurlardan uzaktır. Bütün üstünlüklerin sâhibidir.

Insanların Allahü Teâlâ’ya hiç bir bakımdan benzerlikleri, yakınlıkları yoktur.

Âciz kullar, (insanlar) her şey’e kâdir ve mâlik olan yüce Allah’ın şânına yakışacak bir şükür yapabilir mi? Çünkü çok şey vardır ki insanlar onları güzel ve kıymetli sanır. Fakat Allahü Teâlâ, bunları beğenmez. Saygı ve şükür sandığımız şeyler, beğenilmeyen, bayağı şeyler olabilir. Bunun için insanlar, kendi kusurlu akılları, kısa görüşleri ile Allahü Teâlâya karşı şükür, saygı olabilecek şeyleri bulamaz.

Şükretmeye, saygı göstermeye yarayan vazifeler, Allahü Teâlâ tarafından bildirilmedikçe, övmek sanılan şeyler, kötülemek olabilir. Insanların Allahü Teâlâya karşı, kalb ile, dil ile ve beden ile yapmaları ve inanmaları gereken şükür borcu, kulluk vazifeleri, Allahü Teâlâ tarafından bildirilmiş ve O’nun sevgili Peygamberi (s.a.v.) tarafından ortaya konmuştur.

Allahü Teâlânın gösterdiği ve emrettiği kulluk vazifelerine Islâmiyet denir.

Allahü Teâlâya şükür, O’nun Peygamberinin (s.a.v.) getirdiği yol’a uymakla olur. Bu yola uymayan, bunun dışında kalan hiçbir şükrü, hiçbir ibâdeti, Allahü Teâlâ kabul etmez, beğenmez.

Çünkü, insanların, iyi, güzel sandıkları çok şey vardır ki, Islâmiyet, bunları beğenmemekte, çirkin olduklarını bildirmektedir. Kısacası şükür, Islâmiyet’e uymak demektir.
(Mektûbât-ı Rabbânî: c.3 m.17)

Insan ya şükreder, ya susar veya şikâyette bulunur. İyiliğe karşı iyilik yapmak, insanlık vazifesidir. Allah’tan şikâyet etmek ise çok çirkindir. Şükür, ihsânını, iyiliğini anmak suretiyle ihsân edeni övmektir. Kulun Mevlâ’sına karşı zillet’i, karşılaştığı musîbet karşısında sabretmesi (kişinin kendini âciz, zavallı, nefsini aşağı ve hakîr göremesi) izzet, (yücelik, büyüklük, kıymet ve hürmet, saygı) dir. Mevlâ’yı başkasına şikâyet etmesi, Allah’tan gelen musîbetlere isyan etmesi ise zillet (âdîlik, bayağılık)tir.

Ne mutlu!
Îman edip, namazlarını kılmaya devâm edenlere,
Hâline şükredip, Allah’ın taksîmâtına râzı olanlara,
Kimseyi kıskanmayıp, üstünlük taslamayanlara,
Hakkı (doğruyu) söyleyip, doğru yaşayanlara,
Ni’metleri veren’i tanıyıp, saygı ile şükredebilenlere.

Şükran Günü ve İslam'da Şükür  
 
İsim
Email